Saygı ve mehâfet duygusunun ârifin iç dünyasında hâsıl ettiği derin haşyet ve temkin hissi şeklinde yorumlanan heybet; huzur ve maiyyet-i mutlakanın verdiği iradî öyle bir temkin ruhudur ki, tadanın zevk edip yaşamasına mukabil, zevk etmeyenin çok kez “üns”le karıştıracağı ama öyle olmayan, “bî kem u keyf” Hak’la temekkün edalı bir huzur-u etemm ihtisasıdır. Ona, vasfı nâkabil-i idrak bir huzur gaybûbeti de demişlerdir ki, bu da insanın nefis ve enâniyet cihetiyle silinip sahneyi tecelli dalgalarına bırakması anlamına gelir. Bir Hak dostu bu hususu,

“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,

Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana…”

sözleriyle dillendirir ki, nefis ve enâniyet cihetiyle yok olmanın, gerçek varlığa ermenin önemli bir şifresi olması açısından üzerinde durulmaya değer.

Bu ufku ihraz eden ârif-i billâh, Hazîratü’l-Kuds itibarıyla gâip, vücûd-u Hak karşısında bir zıll ve zıllü’z-zıll, istiğrak ve heymân gelgitleri arasında bir hayat-ı câvidân yaşayan öyle bir müntehîdir ki, onda göz hep O’nu görme zirvesinde ve dil-dudak da kıpırdamaz olur; kalb ritimleriyle o hâle dem tutar ve idrak devreye girecek olursa, latife-i rabbaniye niyazla nefes alıp vermeye başlar. Bu yönü itibarıyla, bir mânâda heybet, “bast” üstü manevi bir hâlin unvanı olagelmiştir.

Bir kere daha geriye dönüp bakacak olursak, “kabz”, “bast”a menfez havf üstü bir hâl; bast, “recâ”ya fâik bir mazhariyet; heybet ise, bunlara göre zirve sayılan bir “temkîn” durağıdır.

Üns mevzuunda da işaret edildiği gibi, heybet ile üns, min veçhin yol sonu vuslat kahramanlarına ait, insan derununda duyulan, ihsas ötesi ihtisas imbiklerinde tecelli-i celâl ve cemâl ile örgülenmiş, “ كَأَنَّكَ تَرَاهُ- O’nu görüyormuşçasına…”beyanıyla ifade edilen ihsan ufkunun mertebe-i kusvâsı sayılır. Öyle ki, o ufukta cemalî ve celâlî tecelliler -azm ü irade şart-ı âdî- sürekli aks eder durur; celâlî tecelliyle heybet hâli ve cemalî tecelliyle de üns tayfları duyulur. Vicdanın kendine has duyuşları itibarıyla cemalî tecelliler yağar; akıl, tasavvur ve tahayyül açısından naza kaymamaya karşı da -herkesin irfan ufkuna göre- celâlî zuhurât, nazın önünü keserek vicdan sistemini niyaz ve temkîn ufkuna çevirir.

Bir kere daha tekrar edecek olursak; azm ü irade şart-ı âdî, celâlî tecellinin hâsıl ettiği mutlak huzur mehâbetinin tahammülfersâ bir keyfiyet arz etmesine mukabil, cemalî cilvelerle müntehî âdeta فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا“Her zor ve tahammülfersâ durumun yanında bir de kolaylık vardır.”(İnşirah Sûresi, 94/5-6) fehvasınca inşiraha erer; bu tecellî, insanı kavuran bir sıcak atmosferde üfül üfül esen bir meltem ve âteş-i sûzân ile yanan ruha bir kevser hissi verir.

Bazıları heybete, ârif-i billâh olanların dem-be-dem tekerrür eden ruh hâlleri; ünse ise, hedefe müteveccih sona yaklaşmışların inşirah televvünlü zevkleri demişlerdir ki, aslında bu, “üns billâh” ve “heybet maallah”ın oldukça berisinde bir yaklaşımdır.

Bu mazhariyetlerin, ârifin dünyasında dışa vuran hususiyetlerine gelince; insandaki mütemadî olan hayâ hissi, onun iç dünyasındaki heybetin hâkimiyetindendir ki, bu hâkimiyetin devamı nispetinde hayâ hissi sürekli olur ve zaafı ölçüsünde de bu histe sık sık kırılmalar görülür. Bu mülahazayı, hayâ abidesi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) “ لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ- Kalbinde haşyet bulunsaydı, âzâve cevârihi de haşyetle ürperirdi.”[1]–haşyetin ayn-ı heybet olmadığı mahfuz- beyanıyla telif etmek mümkündür. Böyle bir heybet ve min veçhin haşyet eri, oturuşunda-kalkışında, bakışında ve konuşmasında, gayr-i iradî iç ihsasların, ihtisasların tembih ve sevkiyle hep O’nun huzurunda bulunuyor olma vakar ve ciddiyetini sergiler.. sürekli temkin soluklar.. cismanî zevklerini sınırlandırır ve kontrol altına alır.. aşk u iştiyak-ı likâullahı bulandıracak hâl ve davranışlardan uzak durur.. bütün ihsas sistemlerini, şeytan, nefs-i emmâre ve âsâb-ı beşeriyeye karşı koruyan nöbet kahramanı bir “uyûn-u sâhire” nöbetdarı gibi göz kırpmadan hep tetikte bulunur.. duyup hissettiği ekstra varidâtı O’nun tecellîleri mülahazasıyla O’na verir ve O’ndan bilir.. sürekli “temkîn” der inler ve “temekkün” der niyaza koyulur.. böylesi bilenmiş bir irade ile metafizik gerilimlere geçer Hakk’ın mürîd-i mutlakı olma yolunda.. ve koşar O’nun muradı ekseninde sermest-i câm-ı aşk u iştiyak-ı likâullah olmaya.. durmadan koşar lisan-ı zâhiri birkaç adım geride lisan-ı bâtınla.. koşar ve meleğe-melekûta, tesbih, tahmîd, tekbîr ve temcîd adına ne duyulmamış, ne duyulmamış besteler sunar.

Böyle bir hak eri ârif-i billâh, bütün bu derinliklerinin yanında hep fena ufkunda bekadan mesajlar alır; girerse “seyr anillâh” güzergâhına bu kez de enbiya-i ızâmın zıllinde “fark” soluklamaya başlar ve gönlü sürekli bir vuslat ve maiyyet heyecanıyla çarpar durur. İsmail Hakkı Bursevî bu konuyu şu birkaç mısra ile şöyle seslendirir:

“Bir Leylâ’nın mecnunuyum, âlem onun divanesi,

Bir Yusuf’un meftûnuyum, her hüsnün olmuş ânesi,

Kim ona dûş oldu, bugün çıktı gözünden ay u gün,

Yağma oldu sabr u sükûn, buldu fena dil hânesi…”

“Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi.”Marifet, muhabbet, aşk ve iştiyak-ı likâullahtan haberdar olmayan bizler için bunlar birer hayal sayılabilir. Gavvâs olana açıktır her şey bir bir!..

Cenâb-ı Hak, vüs’at-i rahmeti ve iltifat-ı sübhânîsiyle hepimizi bu ufuklarda seyahate müsait hâle getirsin ve biz bendelerine de o duyulmazları duyursun!.. Âmîn!

[1]Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 8/197 (Askerî’den naklen).