“Baş olacak kimse, köprü olsun.” Galler deyimi.

Yaşadığımız çağ, “sözün düşüşüne ve insanlığın ölümüne” şahit olduğumuz bir çağ. Bu kavramları ödünç aldığımız Jaques Ellul’un düşüncesinin çekirdeğini oluşturan öngörüye göre, yeryüzünde “insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle “söz”ü kurtarmalıdır.” Saint Exupéry “İnsan yazmasını değil, görmesini öğrenmeli. Yazmak bir sonuçtur,” yazmadan önce yaşamak gerekir diyerek havacılığın en tehlikeli olduğu bir dönemde yazarlık uğraşısını değil, savaş pilotluğunu tercih eder. “Tanımak tanımlamak değildir, açıklamak da değildir. Görüşe ulaşmaktır. Ama görebilmek için, katılmak gerekir.” (Savaş Pilotu). Büyük Sahra’dan And Dağlarına kadar neredeyse uçmadık yer bırakmaz. Çünkü Exupéry’e göre dünyanın karşı karşıya kaldığı şey öncelik açısından sözün düşüşü değil insanlığın ölümüdür. Exupéry, yeryüzünün en ıssız köşesinin insan ruhu olduğunu ve insan ruhunun susuzluktan ölmek üzere bulunduğunu ısrarla vurgular. “Kendimizi daha az insan gibi hissediyoruz;bir yerlerde gizemli ayrıcalıklarımızı yitirdik.” Ruhun kuruduğu bir dünyada durmadan ölümü göze olan Exupéry, kendine ait eski bir mektubunda (ki bu mektubun tarihi, Kazabalanka-Dakar seferini sağlamak için Moritanya üzerinde uçtuğu zamana kadar uzanır) şöyle der:

“Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Şu birkaç aydan beri üzerime öyle işler yığılmış ki; kayıp arkadaşların aranması, âsi bölgelere düşen uçakların kurtarılması, Dakar’a birkaç postanın gönderilmesi. Az önce küçük bir başarı sağladım; on iki Mağripli ve bir makinistle birlikte, bir uçağı kurtarmak için iki gün, iki gece uğraştık. Çeşitli ve önemli tehlike haberleri. Daha ilk olarak başımın üstünde kurşunların vınladığını duydum.” (Gece Uçuşu).

İçi insan sevgisiyle dolu olan ve insana ait hiçbir şeyi kendisine yabancı hissetmeyen Exupéry, yere çakılan uçakları kurtarır, Mağripliler ile İspanyollar arasında çok kısa bir zamanda Arapça öğrenerek hem arabuluculuk yapar hem de onların güvenliğini sağlayabilmek için çölün ortasındaki konaklama yerinde tek başına aylarca kalır. İnsanları seven her biri için, kendini ortaya koyan Exupéry, insanların özvarlıklarını korumak için seve seve makinalı tüfeklerle çevrilmiş bir alanda kurşun yağmuru altında ölmeye razı olur. Ölüm mangasının ateşiyle ölme tehdidi karşısında bile Hakikat’i konuşup yaşamasıyla, başka bir ülkede ölüm sırasını bekleyen insanlara moral verir.

Önce insanı kurtaran Exupéry, sonra da insanlığın susuzluğunu giderecek Küçük Prens’in ruhunda olgunlaşmasını bekler. 1940 yılında “hayatımdaki en güzel şeysiniz” dediği annesine yazdığı bir mektupta, hepimizin yitirdiği ve unuttuğu şeyi hatırlatır: insan ruhu.

“Sevgili annem,

Haber verildiği halde bir türlü başlamayan bir bombalamayı beklerken, dizlerimin üstünde yazıyorum bu mektubu. Sizi düşünüyorum. Hiç kuşkusuz yine sizin için titriyor içim.

Tek bir mektup alamıyorum. Nereye gidiyorlar acaba? Biraz üzülüyorum buna. Tepemizde dolaşan şu İtalyan gözdağı, sizleri tehlikeye düşürdüğü için canımı sıkıyor. Müthiş üzgünüm. Sevgili, canım anneciğim, korkunç gereksinmem var sevginize. Yeryüzünde en çok sevdiğim şeyler neden tehlikede olsun? Beni savaştan çok ürküten, yarının dünyası. Bütün şu yıkılan köyler, sağa sola savrulan aileler. Ölüm umurumda bile değil, ama insanlar arasındaki ruhsal birliğe dokunulmasına dayanamıyorum. Öyle çok isterdim ki, hepimizi kar beyaz bir masa başında toplanmış görmeyi.

Hayatım konusunda pek bir şey demiyorum, söylenecek bir şey yok çünkü. Tehlikeli görevler, yemek, uyku. Alabildiğine az “hoşnudum” hayatımdan. İnsan yüreği çok daha başka şeyler bekliyor. Çağımın uğraştığı şeylerden de hiç hoşnut değilim. Bile bile göğüslenen tehlike, bilincimin üstüne çöken ağırlığı kaldırmaya yetmiyor. İçime serinlik veren biricik kaynağı, bazı çocukluk anılarımda buluyorum. Noel geceleri yanan mumların kokusunda. Bugün dünyanın en ıssız köşesi, ruh. Susuzluktan ölüyor insan.

Yazabilirdim, zamanım da var, ama yazmayı bilmiyorum; kitabım, içimde olgunlaşmadı daha. İnsanların susuzluğunu giderecek kitabım.

Hoşça kal, canım anneciğim, kollarımın bütün gücüyle sarılırım size.

Antoine’unuz.”

Garbın yıldızlı semaları altında dolanan, yıkanan ve arınan Garb’ın biricik yıldızı Exupéry, yaşadığı bu ruh sarsıntısında yalnız değildir. Aynı ruh sarsıntısını aynı şiddette yaşayan Saint Exupéry’nin ruhuna en yakın ruh ise hiç bir zaman cismen karşılaşmamış olduğu Şark’ın eşsiz yıldızı Said Nursî’dir.

Nursî, muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile İşârâtü’l-İcâznamındaki tefsirini telif eder. Nursî’nin talebesi Molla Habib’in anlattığına göre İşârâtü’l-İ’câztefsirini bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de siper içerisinde, Nursî söylüyor, kendisi de yazıyordu. Nursî, I. Dünya Savaşı’nda, cephede, tahrip edilen umumi vicdanı tamir edecek eserleri yazarak, düşmanın çoluk çocuğuna dokunmayarak, hatta onları koruyarak, ailelerin yanlarına dönmelerine imkân hazırlar. Bu hadise üzerine, Ermeniler de “madem Nursî bizim çocuklarımızı, kesmedi, bize teslim etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz” diye ahdeder. Nursî bu hareketiyle binlerce masum çocuğun kurtulmasına vesile olur. Bu ruhları birbirine tevafuk ettiren, aşk-ı hakikat ve derd-i insaniyettir. Bu da iki insan ruhunun en yakın teması demektir. Dıştan birbirlerine uzaktırlar, ama içten aralarında yakınlık vardır. Bu yakınlık yüz yüze yakınlıktan daha gerçek, daha yoğun olabilir.[1]

Nursî, Mesnevî-Nuriyeadlı eserinde, Rabbimizi bize tarif eden dört külli muarrif olduğunu söyler: 1. Hakikat-i Muhammedîye. 2. Kitab-ı kâinat. 3. Kur’ân. 4. Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zişuur. Savaşın korkunç yüzünü gören Nursî, vicdan-ı umuminin yara aldığını ve tarif edici olma yeteneğini kaybettiğini düşünerek vicdanı çıkartarak dört külli muarrifi üçe indirir.

Nursî’nin yara alan vicdanı, tevhid delillerinden çıkartması dikkate değer bir husustur: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin de istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (Şuâlar).

Exupéry de Nursî gibi, aynı ızdırabı paylaşmış, insanların yeryüzünde korunabileceği ve çekilebileceği bir kalenin olmamasının gerilimini iliklerine kadar hissetmiştir. “Dört bir yandan kuşatılmış bir kalede, kurtarıcılara zaman kazandırmak için, ölene dek savaşıyoruz. Ama ateş, ne yaparsak yapalım, her yana yayılacak. Çekilecek kale de yok.”(Savaş Pilotu). Exupéry de Nursî gibi, kalenin tamiri ve inşasıyla kendini mükellef bilmiştir: “Kale, seni insanların yüreğinde kuracağım.” (Kale).

Hakikatin Sadeliği ve Hakikate Giden Yolun Kısaltılması

Her zamana ve her kişiye seslenebilme kabiliyeti olan ve “niçin” yazdığını bilen Exupéry, “hakikati çocuksulaştırarak” herkesin hazmedebileceği bir şey yapıyor. Küçük Prens’in özgün metni bin sayfayı geçmektedir. Hâlbuki bugün elimizde naif desenlerin süslediği sayfalarla birlikte yüz sayfayı bulmayan bir eser var. Exupéry, çağın alametleri olan niceliğin egemenliğinde ve sözün kalabalıklaştığı bir dönemde, metni hem masalsılaştırarak hakikati sadeleştirmekte hem de bin sayfalık kitabı yüz sayfaya sağaltarak hakikate giden yolu kısaltmaktadır. Nursî de, insanlık tarihinin hakikatle en az alakalı olduğu 20. yüzyılda, sureten medeni, ama hakikate lakayt olanları en kısa yola çağırmaktadır:

“Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır!” (Şuâlar)

“Nur Risaleleri’nin Besmelesi olan Birinci Söz’de Nursî ‘Vaktiyle sekiz ayetten istifade ettiğim Sekiz Söz’ü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.’ Genel manada irşad vazifesinde bulunan eserlerin en belirleyici vasıflarından birisi umumun istifadesine açık olmasıdır. Buradaki “avâm lisanı” tabiri, Risaleler’in en ehemmiyetli ilim olan ulûm-u imaniyeyi herkesin anlayabileceği ve istifade edebileceği bir kıvamda sunduğunu belirtmektedir.”[2]Exupéry ve Nursî genellikle murat ve maksatlarını halkın çoğunluğunun anlayışına uygun şekilde ifade etmekle hem hakikati sadeleştirmişler hem de hakikate giden yolu kısaltmışlardır.

Beşerî Bilgi Değil, İnsanî Hakikat

Exupéry’nin İfadeleri ikincil ifadeler değildir, başkasından naklettiği sözler de değildir. Söylediği her bir sözün kendisinde karşılığı vardır. Bunu bütün eserlerinde, özellikle de “Hayatımın şiiri” dediği en önemli eseri Kalekitabında daha net görmek mümkündür. Exupéry’nin yazdıkları beşeri bilgi değil, insanî hakikatlerdir.

Tolstoy’un romanlarında Rus, Balzac’da Fransız, Goethe’de Alman kültürüne ait izlere rastlamak normaldir. Fakat Exupéry, Fransız olmasına rağmen Küçük Prens’te Fransız kültürüne ait hiçbir ize rastlanılmaz. Çünkü Exupéry hiçbir kültürün etkisinde değildir. Hayatın insanı olgunlaştırmasına, sınamasına, insanın karşısına çıkan her şeyin bir anlamı olmasına ve bu sebeplerin gerekliliğine inanır. İnsanın kendi tekâmülünü tamamlaması için hayata inanan bir insandır.

Exupéry’nin eserleri gibi Nursî’nin Risale-i Nureseri dahi “ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir.” (Şuâlar).

Eserlerini hayatıyla besleyen Saint Exupéry gibi Said Nursî’nin de dudağından dökülüp de kalbi ile duymadığı hiçbir mana yoktur, vicdanında duymadığı hiçbir şeyi söylemez. Yazılan bütün sözler müşahede ufkunda yazılmış, görmediği hiçbir şeyi yazmamıştır. Risale-i Nurgibi Küçük Prensde 80 senedir tekrarlanarak okunmakta olmasına rağmen okuma zevkini ve lezzetini kaybetmemektedir.

Mezarlarının Gizli Olması

“Bir yıldız gibi: Çünkü yok hiçbir yeri.” Rilke.

1900’de doğan Exupéry, 31 Temmuz 1944 tarihinde uçağı ile Korsika adasından havalanır ve bir daha kendisinden haber alınamaz. 1998 senesinde bir Fransız balıkçı, üzerinde Antoine de Exupéry yazan askeri bir künye bulur. 2003 yılında, o bölgede yapılan araştırmalar sonucunda uçağın enkazına ulaşırlar. Düşmüş, düşürülmüş, belki de kendi isteğiyle, sessizce bir koya çekilip yeni bir hayat sürmüştür.

Bir yıldızdan düşen Küçük Prens bir yılan tarafından ısırılarak yine yıldızına geri döner. Küçük Prens’in yıldızı muhtemelen Exupéry’nin kendisi idi. O da bir yıldız olmuş olabilir.

“Anlıyorsun, değil mi? Çok uzak orası. Giderken bu bedeni de götüremem. Çok ağır.” (Küçük Prens).

“O yıldızlardan birinde ben yaşıyor, ben gülüyor olacağım… İşte bu yüzden, geceleri gökyüzüne baktığın zaman, bütün yıldızlar gülüyor gibi gelecek sana. Yalnız senin gülmeyi bilen yıldızların olacak.” (Küçük Prens).

Nursî de Exupéry gibi ölümü, yıldızlara yapılan bir yolculuğa benzetir.“Ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzed olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.” (Sözler).

“Meyve Risalesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi.” (Şuâlar).

İkisi de beşeriyetin gereklerinden tecerrüd edilen bir hayat tabakasınayükseltilmiş ve “âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunmaktadırlar.” (Mektubat).

Exupéry gibi Nursî de hakikate giden yolda bir perde olmaz.

“Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez” (Emirdağ Lâhikası) diyen Nursî, talebelerine yaptığı son dersinde, “Benim kabrim gayet gizli bir yerde; bir iki talebemden başka bilmemek lazım geliyor” diyerek şahsının hakikati perdelemesini istememiş, mezarının gizli olmasını vasiyet etmiştir.

“Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra, vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini ifadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şâşaalı dairesine girip gizleniyorlar.”(Mektubat).

Günbatımında zuhur eden ve gizlenen Kardeş Yıldızlar diğer gündoğumunda intişar edecek parlak bir arkadaşı müjdelemekte ve günler baharı soluklamaya başlamaktadır.

“Şimdi, geceleri yıldızları dinlemeyi seviyorum. Sanki beş yüz milyon çıngırak gibiler.” (Küçük Prens).

“Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,

Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultanına,

Birer burhan-ı nur-efşânız, vücûd-u Sâni’a

Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz!..

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nâzenin mucizâtı çün melek seyranına.

Şu semânın arza bakan, cennete dikkat eden,

Binler müdakkik gözleriz biz!

Tûba-yı hilkatten semâvât şıkkına,

Hep kehkeşân ağsânına,

Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış,

Pek güzel meyveleriz biz!” (Mektubat).

Umarız bu iki aziz insanın inşasına başladığı köprüler [insaniyeti kübra (Nursî) ve insanlar arasında ruhsal birlik (Exupéry)] selim vicdanlar tarafından tamamlanır ve birbirlerine ulaşacak yolları bulurlar.

Dipnotlar

[1]Nursî’nin Lahikâmektuplarında sıklıkla “Aziz kardeşim” hitabı, “Saint” Exupéry ile aralarındaki ruhi bağı hatırlatmaktadır.

[2]Seyit Nurfethi Erkal, Nur Derslerine Giriş, İstanbul: Şahdamar Yayınları, s. 39.