Sen Şâhısın ruh u tenin; saldın bizi mutluluğa,

Göz sürmeyi Sen’den sürer, Sen’den gelir can canlara…

Parlaklığından âr eder Ay, aşkına canlar feda!

Yâri görünce kalp atar: “geldi kazâ – çattı kazâ”

 

Çevgan senindir, top senin, biz aciz kullarız…

Bazen verirsin bin sefa, bazen edersin bin cefa.

Bazen çekersin uykuya, bazen sebepler şehrine…

Varlık verirsin lütfedip bazen sürersin yokluğa!

 

Eyler bu can bazen şükür, bazen de bir nankör olur…

Bazen dalar Leylâsına, bazen döner Mevlâsına…

Cânım cefalar gördü senden, oldu bir “divane can”;

Bazen çekilir uzlete, bazen eder halka riya…

 

Bazen başa taç arzular, bazen başa toprak saçar…

Hayret ki bazen padişah olmak diler bazen geda!

Can bir ağaç; bazen kabak vermekte, bazen elma, âh!

Bazen zehir, bazen şeker, bazen belâ, bazen deva…

 

Irmak bu can; bazen su çağlar durmadan, bazen de kan…

Bazen şarâb akmakta, bazen süt, şifalı bal veya…

Bazen ilim tahsil eder, bazen siler tüm ilmini,

Kesbetse de bazen fazilet, sonra der: “bunlar belâ”

 

Bir gün Muhammed Bey olur, bir gün de bir kaplan, bir it…

Bazen hasım, düşman olur, bazen hısım, dost, akraba…

Bazen diken, bazen de gül, bir sirke bazen bir şarâb…

Bazen vurur tokmak olup, bazen davuldur tokmağa…

 

Bazen olup “beş” “altı”ya âşık, güzel canlar sever…

Bazen de kaybolmuş deve misali koşar dört bir yana…

Bazen ümidi göktedir; Îsâ (a.s) gibi hep yükselir,

Bazen ümidi diptedir; Kârûn gibi saklar para.

 

Can renkten renge girer, lâkin eğer kılsan lütuf;

Kalkar riyalar renkler, tek renk olur: “reng-i duhâ”

Hem kurtulur “kir”den “hayâ”dan, “gitme”den hem “gelme”den,

Hem “durma”dan hem “gezme”den, benzer değirmen taşına…

 

“Açtık muhakkak kapınız, kaybetmeyin dostlarınız!

Kattık size hem nesliniz, işte mükâfat-ı Hüdâ!

Güçlendirip hem sırtınız, affeyledik tüm cürmünüz!

Rabbinize şükrettiniz, şükrün mükâfatı: Rızâ”

(Dîvân-ı Kebîr ‘den tercüme eden: Muhammed Said Hafızoğlu).