Osmanlı’nın son dönemi, yıkılışların birbiri ardınca sökün ettiği bir felaketler hengâmıdır. Dinî, sosyal, askerî ve ekonomik sahadaki çöküşler müminlerin ümitlerini kırmış, kimileri de İslam âleminin Batı karşısında düştüğü durumdan dolayı dini sorgular olmuştur.

Yaşananlar, Mehmet Akif gibi çevresine ümit aşılama gayretiyle çırpınan devasa insanları bile mecalsiz bırakmıştı. Medreseler çoktan verimliliklerini kaybetmiş, tekke ve zaviyeler çoğu itibarı ile mana âlemine kapılarını tamamen ya da kısmen kapamış, dinî hayatın içi boşaltılıp şekilcilik her yanda kendini hissettirir olmuştu. “Ahir zamanın garipleri” denebilecek az sayıda hamiyetperver “Kıyamet de kopsa ellerindeki bir fidanı dikme” şuuruyla dinlerini yaşamaya çalışıyorlardı; fakat onların hanelerini ısıtan üns esintileri çarşı pazara sirayet etmez olmuştu.

İşret hayatı ümmet içinde virüs gibi yayılırken gençlerin yüzü batıya dönmekteydi, muhafazakâr şehirlerde bile insanlarla mescitler arasına mesafeler girmişti. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, ciddi anlamda ilerleme kaydettiğimiz tek sahanın musiki olduğu görülüyordu. Merhum Akif “Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım!” deyip dertdaş bulamazken ağlanacak halimize kendimiz gülüyor, fasıl geçiyorduk. Bu durum, hamiyetli Müslümanların sinesine bıçak gibi saplanıyordu.

Nebevî hüznü, Rahmet Peygamberinden (sallallahu aleyhi ve sellem) miras olarak alan dertli sineler kederle oturup kalkmış, hep hüzün soluklamışlardı. Ümmetin duçar olduğu dertleri düşünmekten kendi dertlerine sıra gelmemişti.

Bu umman sinelilerden biri de Erzurumlu Muhammed Lütfi Efendi, nam-ı diğer Alvar İmamı ya da Efe Hazretleri’ydi. 1866’da Pasinler’in Kındığ (Altınbaşak)köyünde dünyaya gelmiştir. Ulemadan Hüseyin Gedâî Hazretleri’nin oğludur. Çocukluk yıllarından itibaren ilim muhitlerinde ve büyüklerin meclislerinde yetişen Muhammed Lütfi Efendi, seferberlikten sonra yerleştiği Pasinler’in Alvar (Âlemvar) köyünde uzun süre kalmış ve bu süre zarfında namı dört bir yana yayıldığı için “Alvarlı” nispetiyle anılmıştır.

Küçük yaşlardan itibaren ruh dünyası Yunus Emre, Niyazi-i Mısrî, Fuzûlî, Hamza Nigârî gibi şairlerin beyitleriyle yoğrulan bu zatın kendisi de çok sayıda şiir içeren büyük bir dîvan sahibidir. Çok yönlü bir insan olan Muhammed Lütfi Efendi yeri geldiğinde mihrapta imam, kürsüde vaiz, medresede âlim, at üstünde alperen, tekkede mürşittir. Doksan senelik uzun ömrü, pek çok güzel misal içeren bu önemli şahsiyetin yâd edilmesi gereken en önemli vasıflarından biri, gönül ufkunun genişliğine delil gösterilebilecek olan hüznü ve derdidir.

O, dertli bir insandır. Yaşadığı devir vicdanlı insanların belini büken bir hüzün serencâmesidir ve “Melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır” hakikatince bu hüzün seli önce onun harmanına ateş salmış, önce onun bostanını savurup perişan etmiştir.

Gayr-ı iradi ağlamalarla göz açtığı dünya hayatını iradi gözyaşlarıyla tamamlayan bu hüzün kahramanı, kendisini görenlere ve duyanlara nice ibret tabloları sunan bereketli bir hayat yaşamıştı.

Bekâ yurduna karşı beslediği arzu, likaullah iştiyakı, Peygamber aşkı derken onu âh u enîne sevk edecek birçok sebep vardı; ancak kendi derdine yanmayan veya yaşadıklarından dolayı eli böğründe kalan çaresizlerin derdini çekmek de ona düşmüştü.

Dert besteleri onun şiirleri içinde çokça yer almıştı. Niyazi-i Mısrî’nin “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş” mısraı onun kelam vadisinde “Derd-i derûnuma derman arardım, dediler ki derttir dermânın senin” şeklinde çağlar.

Sinesi dertle çarparken sevdiklerine de derdi salıklar. Onun, Rahman ile kul arasındaki muamelenin bir buudu olarak gördüğü dert, divanında şu ifadelerle yerini alır:

“Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna,

Sevdiği kulunu mübtelâ eyler.

Alınca abdini kerem destine,

Onu bir derd ile ibtilâ eyler.”
Bir başka şiirinde,

“Sular gibi çağlasan,
Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan,
Ahvâlini sormaz mı?” der ve bu hal, onu tanıyanlar tarafından hayatının her karesinde müşahede edilir.

Onun yaşadığı dönem, hassas ruhların belini büken hadiselerle doludur. İnsanlar harp ve göçlerle imtihan olmuşlar, fakirlik âdiyattan olmuş, nesiller maneviyata yabancı kalmışlardır. Kardeşi Vehbi Efendi’nin vefatı üzerine dudaklarından dökülen,

“Sefînem gark oldu dert deryasına,

Sahrâ-yı sînemi sel aldı gitti.

Hasret-keş olmuştur dil leylâsına,

Bülbül-teg zârımı el aldı gitti”  mısraları, onun ruh halinden izler taşıyordu. Ruhu, yaşlı gövdesinde ümmetin derdini taşıyan yorgun bir gemi misali, hüzün ve dert dalgalarıyla boğuşuyordu.

 

Harpte omuz omuza çarpıştığı akranlarının çocukları, torunları mescide uğramıyordu. Uğrayanlar da pek çoğu itibarı ile his yoksunuydu. Belalar def olsun diye bir gün namazdan çıkarken onları seyretmiş, keşke şunlar da bizden olsalardı, demişti. Evladı mescide gelmeyenler, onlara ev bark bırakmanın, devlet kapısında bir memuriyet bulmanın telaşı içindeydi. “Oğlumun sigortası yok” diye üzüldükleri kadar üzülmemişlerdi evlatları namaza kalkmadıkları için…

Bu ızdırap insanı, düşman çekilip gittikten sonra kurdun gövdeye girdiğini görüp inlemiş, bir yandan çevresindekilere ümit-bahş soluklar üflerken bir yandan kederini içine gömmüştü. Bir bayram günü halk şenlik yaparken yanına gelen talebesi onu secdede bulmuş, hıçkıra hıçkıra ağladığını görünce etkilenmişti. Kalktığında sakalından yaşlar süzüldüğünü gördü. “Böyle bir günde sizi ağlatan nedir?” diye sorduğunda aldığı cevap, neslin gidişatı hakkında duyduğu endişeyi izhar ediyordu: “Oğul, ben bu işin sonunu küfür görürüm!”

“Derdim derde dermandır;

Kabulüme fermandır” diyen ve vefat edeceği güne kadar gayretten geri kalmayan Efe Hazretleri, etrafındakilere şuur aşılamış, mefkûre ufkunu göstermişti. Dert soluklamış, insanlara dert aşılamış ve ektiği dert tohumları liyakatli sineler bulunca filizlenmiş ve sümbül vermişti.