Sürgün

Bir yanı hüzne değmeyen sürgün yoktur; idam veya hapisten sonraki cezaların üçüncüsü, bir gurbet belasının adı: sürgün.

3 Mart 1924’te çıkartılan hanedanın yurt dışına çıkartılmasına dair kanun, bir sürgün hikâyesidir. Bu hikâyeyi görüp de kendi dönemimize baktığımızda, benzerlikler kırık bir ayna gibi keser gönlümüzden bir parçayı.

Kanun açıktır: “Mahlu (hal edilmiş) Halife ve Osmanlı saltanatı münderisesi (yok olmuş) hanedanın erkek kadın bilcümle azası ve damatları, Türkiye Cumhuriyeti memaliki (toprakları) dâhilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar (yasaklıdırlar). Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellid  (doğan) kimseler de bu madde hükmüne tâbidirler.”

Niçin Bu Sürgün?

Son padişah, muktedirlerin ve basının tehditleri karşısında zulme uğramamak adına yurdu terk ettiği için geride kalanları sürgün etmek çok kolaylaşmıştır. İlk zulme topyekûn bir ses çıkartılmayınca gerisinin çorap söküğü gibi gelmesi misali…

Son halife halkın büyük olaylar çıkartma endişesi ile Sirkeci’den değil, İstanbul dışından, Çatalca’dan apar topar bindirilir trene. İnsanlar sonradan öğrenir gittiğini, gerçi önceden haber alsalar da ne değişecektir ki?

Geriye kalanların mühim kısmı Sirkeci’den 6 Mart’ta, 21.30’da hareket edecek Şark Ekspresi ile gidecektir. Bütün hanedan oradadır. Genci, ihtiyarı, kadını, bebeği…

Şehzadelerin neden gideceği anlaşılmıştır, zira saltanat veliahdıdır onlar, lakin kadınların sürgünle ne işi olur, kimse bilemez. Altı yüz küsur senelik saltanatta kadınların hakkı yokken sultanları göndermenin manası nedir, soran olmaz.

“Savaşta bile kadın ve çocuklara dokunulmaz, bu sürgün niye!” diye haykırmaz bir tek kimse. Ayşe Sultan’ın dediği gibi: “Şimdi ecnebi diyarlarda yersiz yurtsuz ne yapacaktık? Encamımız ne olacaktı? Yegâne günahımız hanedan azası olmaktan ibaretti.” Hani tek günahı (!) “yaşatmak için yaşama” çabasındaki bir harekete gönül vermek olan kadınların-erkeklerin kelepçelenip demir parmaklarının ardına sürgünü gibidir yaşanan. Türk tarihinde ilk defa 17.000 kadının hapse atılması gibi…

Halk Sadece Seyreder

Şehzade Ali Vasıp Efendi hatıratında, hanedanın “büyük felâketini” şu şekilde anlatıyor: “6 Mart 1924, saat dokuz buçukta, Orient Express ile sevgili vatanımızı terk ediyorduk. Evimizdeki kalfa, kızlar ve bendegân ile vedalaşıp iki takaya râkiben çanta ve sandıklarımızı da yanımıza alarak terk ettik. İstasyon ailemizin erkek ve kadın âzâları ile dolu idi. Express’te hemen hemen bizlerden başka kimse yok idi. Birçok polis kuvvetleri bulunuyordu. İstasyon dışına biriken halk sükûn ve teessür içinde duruyorlardı. Başka hiç eş dost gelmemişlerdi. Nihayet vagonlarımıza bindik ve hareket ettik.”

Polisler, gazeteciler ve seyreden halk…

Halk içinde elbette müteessir olanlar vardır, lakin çoğu her şeyi bir ortaoyunu gibi umarsızca seyreder. Daha birkaç sene evvelinde “Padişahım, çok yaşa!” diye bağırdıklarını unutuverirler. Hanedan ailesinin himayesinde kendi yolunu bulanlar dahi uğurlamaya gelmemiştir.

Kendine dokunmayan yılanlara bin yıl yaşama duası eden kalabalıktır bu. Belli ki zaman geçtikçe mazlumun yanında olma duygusunu da kaybetmiştir. Masumlara birer cani gibi muamele edilmesi de harekete geçirmez onu. Milletin helal malının gasp edilmesi de. Önce “Padişahım, devletinle bin yaşa!” derler, sonra padişah sülalesi sürülürken sessizce seyrederler. Cebi vicdanından daha hassastır umarsız kalabalığın, zulüm başkasında olduğu müddetçe hiç rahatsız etmez onu.

Hâkimiyetini kalabalıklardan aldığını sanan çokları için, sonrasında o kalabalıkların hiçbir hükmünün kalmadığına tarih çok defa şahit olmuştur, sanırız daha da olacaktır.

Sürgün Kurbanları

İşin acıtıcı bir yanıdır; İstanbul’u fetheden padişahın neslinden gelenler İstanbul’dan kovulurken aynı zamanda Türk vatandaşlığından da atılır. Türk tarihinin en parlak devletini kuran hanedan, Türklükten atılmıştır. Zalimleri sevindirmemek adına yurdunu yuvasını terke mecbur kalan vatan evlatlarının vatandaşlıktan da sürgün edilmesi misali…

Hâlihazırda hanedan reisi olan Osman Bayezid Efendi, sürgün esnasında annesinin karnındadır. 1924 Mart’ında tren ve vapurlarla sürgün edilen üç yüze yakın hanedan üyesinden bugün geriye yalnız bir tek kişi kalmıştır: Sultan Abdülmecid neslinden gelen Bilûn Hanımsultan (Allah selamet versin). Hanımsultan, sürgün esnasında 6 yaşındadır. Şu an Beyrut’ta yaşar ve sürgünü hâlâ hatırlar.

En küçüğünün üç aylık, en büyüğünün 71 yaşında çıktığı meçhul bir serüvendir bu sürgün. Üç aylık Bidar Sultan, Sultan Abdülhamid’in torunu. En büyük Seniha Sultan, Sultan Abdülmecid’in kızı ve son dört padişahın kız kardeşi. Hani bugün en küçüğü 2 aylık, en büyüğü 87 yaşında, hayattan sürgün edilenlere ne kadar da benzerler.

Bidar, trende üşüdüğünden midir, yol şartlarından mıdır bilinmez, birkaç aya kalmaz Budapeşte’de ölüverir. Tuhaftır, sürgüne gidenlerin en küçüğü aynı zamanda sürgünde ölenlerin ilki olmuştur. Kimse duymuş mudur sesini, bilinmez. Eşinin mazlumiyetine üzülen anneler ve o onlarla beraber anne karnında ölen bebekler gibi. Dört duvar arasında minicik elleriyle volta atanlar gibi. Zindan kuytularında, işkencede bütün günahlardan terhis olarak Rahmet-i Rahman’a yürüyenlere “intihar” şerhi düşülmesi gibi. Duyulur mu şu iniltiler bu hercümerç içinde? Yeter diyen bir ehli vicdan olur mu keşmekeş ortasında? Elbet her şeyi duyan, toprağa düşen her ahı bilen bir Rab vardır.

Vaktiyle damatlardan ihsan görmüş mebuslar, “Bari damatlar sürgüne çıkartılmasın” derler. Devlet-i Aliye’nin tarihinde damatların saltanatta ne hakları olmuştur ki sürgüne uğrasınlar. Dinlemez kimse, olur da bir damat siyasete girer, iktidara bir alternatif olur. Muhtemeldir ki “düşmana ihtiyaç” sendromunun geçmişi çok eskidir. Yoksa vatandan binlerce kilometre uzaktaki eğitim yuvalarını dahi kapatmaya çalışan bir azgınlığın izahı, başka ne ile mümkün olur ki? Bazen masumiyete şahit olmak için vicdan yetmez, günah çukuruna gözlerini dahi kapayacak kadar batmamış olmak lazım gelir.

Harami Taarruzu

Sürgün Kanunu’nda hanedanın memleketteki mülklerini bir sene içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hükümet tarafından satılacağı hükmü yer alır. 48 saat içinde vatanı terk etmeleri gerektiği için kimi apar topar güvendiği birilerine mallarını devreder, kimi yok pahasına satar. Kimi de hiçbir şey yapamaz. Yıllar sonra, güvenilen kişilerin yahut pek çok mirasçının, emanete hıyanet ettiği görülecektir. Nadir de olsa nesilden nesle geçen vefa da görülür.

Acımasız bir süreçti sürgün, kimi dilini kimi dinini, kimi canını yitirdi ecnebi memleketlerde. Açlıktan ölen de oldu, kendi canına kıyan da. Zengin yaşayan da oldu, zengin yerlere gelin giden de.

Sürgünden Dönünce

Cezaevindekiler bile ölürlerse cenazeleri özgür olur. Hanedandan sürgünde ölenlerin cenazesinin gelmesi bile yasaktı vatanlarına. Pek çoğuna Müslüman topraklara gömülmek nasip olmadı, bazısına Müslüman bir mezarlık bile… Kaybedilen bütün değerlerin sebebi ise bir sürgün öyküsüydü.

Hanedanın tam manasıyla sürgünü 1974’te sona erdi. 1924’te gencecik bir delikanlı olarak birkaç aylığına yurt dışına çıkartıldığını sananların bazıları tam 50 sene sonra, artık iki büklüm halde döndüler yurtlarına.

Acımasızca yürütülen güncel nefret öyküsünün sonu ne olur aşağı yukarı bellidir. Ahlak adına bütün değerleri tarumar olmuş bir toplumun eski sağlığına kavuşması da epey zaman alacaktır.

Kendi değerlerinden sürgün edilmekten daha acı sürgün yok. Değerleri uğruna sürgünü göze alanlar içinse Hakk Teala’nın bütün mülkü vatan…

Bugün hanedan neslinden gelenler adeta el üstünde tutuluyor, çünkü sürgüne maruz kalanların gidişi sessiz olur, dönüşü emsalsiz…

 

Bu yazıyı paylaş