Selçuklu sultanları, coğrafi konumu sebebiyle önem arz eden Anadolu’yu, huzur ve sükûn içinde yaşanılan bir ticaret merkezi haline getirmeyi başardılar. Sinop ve Antalya gibi önemli ticari limanları ve stratejik bölgeleri fethettiler. Anadolu’nun ticari açıdan işlerliğini artırıp milletlerarası ticaret potansiyelinden istifade edebilmesi yönünde adımlar attılar.

Eski anayolları tamir ettiler ve yeni yollar yaptılar. Fethedilen topraklardaki ticaretin kesintiye uğramaması için ticareti ve tüccarları teşvik politikaları geliştirdiler. Karada eşkıyanın ve açık denizlerde korsanların saldırılarına uğrayan tüccarların zararının, hazineden tazmin edilerek garanti altına alınması (bir çeşit devlet sigortası), ticaretin gelişmesinde çok etkili oldu. Anadolu’nun ekonomik bütünlüğü ve transit ticari faaliyetlerin kesintiye uğramadan devamı için, siyasi birliği sağlamaya çalıştılar. Farklı ülkelerden gelen tüccarlara Anadolu içlerinde ticari faaliyetlerde bulunma hakkı tanıdılar. Yabancı ülkelerle ticarî anlaşmalar yapıp çok düşük gümrük tarifeleriyle ihracat ve ithalatı teşvik ederek ticaretin canlanmasını sağladılar.

Selçuklu sultanları, hatunları veya emirleri tarafından vakıflar yoluyla inşa edilen camiler, köprüler, külliyeler, medreseler, hanlar, kervansaraylar, çeşmeler, hastaneler, aşevleri, gibi içtimai müesseselerle Anadolu süslendi. Bu eserler sanat, mimari ve işleyiş tarzı ile ağırladıkları misafirlerine ve gelecek nesillere, mefkûrelerini ileten Anadolu insanının birer dili gibiydi.

“Eline, diline, beline sahip ol” düsturu ile Ahiyân-ı Rûm1(Anadolu esnaf ve tüccarı), “İşine, aşına, eşine sahip ol” prensipleriyle Bâcıyân-ı Rûm2 (Anadolu Bacıları), Gâziyan-ı Rum (Alperenler, Gazi Dervişler) ve Abdalân-ı Rûm (Anadolu gönül ve maneviyat erleri), Selçukluların manevî yönü güçlü sivil toplum kuruluşlarıydı. Bu içtimai zümreler, dönemin şartları çerçevesinde, el birliğiyle ve hal diliyle gönülleri fethettiler.

İktisadi ve ticari hayatın güvenli, canlı ve hareketli olmasında kervansarayların ayrı bir önemi vardı. Ticarî merkezlerin yolları üzerinde yaklaşık her 30-40 kilometrede bir tane olmak üzere 200’e yakın han ve kervansaray ağı kurulmuştu. Bu konaklama merkezleri, iklime göre ya gündüz ya da geceleyin, doğudan batıya, batıdan doğuya yol alan ticaret kervanlarının, posta arabalarının geceleyeceği ve eşyalarının emin bir yerde korunacağı, üzerinde gözetleme kuleleri bulunan, sağlam surlar ile çevrili kompleks yapılardı. Yerine göre hem misafirhane hem pazaryeri olup savaş zamanlarında ise erzak ve savaş gereçleri deposu hizmetini de görüyordu.

O dönem Anadolu, artık her yönüyle bir cazibe merkeziydi. Akdeniz’de Antalya ve Alanya, Karadeniz’de Sinop ve Samsun gibi liman şehirleri milletlerarası ticari malların giriş ve çıkış kapısı olmuştu. Orta Anadolu’da Sivas, Kayseri ve Konya gibi şehirler doğudan, batıdan kuzeyden ve güneyden gelen tacirlerin alışveriş merkezi haline geldi.

Zamanla milletlerarası ticaret yolları üzerinde, orduların konakladığı yerlerde veya sınır boylarında, pazar veya panayırlar kurulmaya başladı. Bu pazarlar, satıcı ile alıcıyı buluşturan, her türlü yeni ürünün de sergilendiği satış noktalarıydı. Milletlerarası ticaret yolları üzerindeki konumu ve orduların toplanma yeri olarak kullanılmasından dolayı ekonominin kalbinin attığı merkezlerden biri haline gelen Yabanlu Pazarı da bunlardan biriydi.

Rusya, Çin, Afganistan, Irak, İran, Suriye, Kırım gibi ticari seferlerin önemli güzergâhlarından tarihî İpek Yolu’nun ortasındaydı. Güney Rusya’dan Sinop-Kayseri- Elbistan yoluyla Suriye’nin büyük ticaret kenti Halep’e ulaşan Kuzey-Güney uluslararası ticaret yolu üzerindeydi.

İslâm tarihçisi ve âlimi Zekeriya b. Muhammed el- Kazvinî, Âsarü’l-Bilâd ve Ahbârü’l-’İbâdadlı eserinde Yabanlu Pazarını şöyle tasvir eder:

“Anadolu’da her yıl baharın başında kırk gün süren bir pazar kurulur. Bu pazara Yabanlu denilir. Uzak yerlerden, doğu, batı, güney ve kuzeyden insanlar gelir. Tacirler bu pazara katılmak için pek büyük bir gayret sarf eder. Doğu tacirlerinin emtiasını Batılı tacirler alırlar. Batılılarınkini de Doğulu tacirler alırlar. Kuzeyden gelenlerin mallarını Güneyli tüccar ve Güneylilerinkini de Kuzeyliler satın alır.”

Mevlana ise Mesnevi’sinde, “Yabanlu, kentler arasında bulunduğu için oraya ülkelerden emtia gelir” der şöyle devam eder: “Orada kusurlu, sahte ve kalp emtia bulunduğu gibi, incilere benzer çok kıymetli ve kazanç getiren emtia da görülür. Akıllı ve tecrübeli tacirler Yabanlu’da gerçek ve kusurlu emtiayı birbirinden ayırt ederler. Bu tacirler için Yabanlu, bir kazanç yeridir.”

“O devrin dünyasında bir eşi daha olmayan bir pazar, gerçekten kelimenin bugünkü geniş manası ile milletlerarası büyük ve mühim bir fuardır” ifadeleriyle Faruk Sümer, Yabanlu Pazarının önemine işaret eder.

“Yabandan gelenlerin, yani yabancı ülkelere mensup olanların pazarı” manasına gelen ve dünyanın ilk milletlerarası fuarı kabul edilen Yabanlu Pazarı; Kayseri Pınarbaşı arasında, bugünkü Pazarören İlçesi’nde bulunmaktaydı. Fuar yeri olarak Pazarören’in seçilişinde, Uzunyayla’nın geniş otlakları, ticaret yollarına yakınlığı, su ihtiyacının Zamantı Irmağı’ndan temini ve güvenlik ihtiyacının Zamantı Kalesi askeri garnizonundan karşılanması önemli sebeplerdi.

  1. ve 13.yüzyıllarda düzenli bir şekilde çalışan Yabanlu Pazarında sadece yerel ve ulusal tüccarların malları değil, dünyanın dört bir bucağından büyük zahmetlerlegetirilmiş çeşitli mahsulât, mahlûkat, alet ve edevat da satılmaktaydı.

Bu uluslararası pazarda Cenova, Venedik, Napoli, İtalya, Fransa, Bizans, Rusya, Kıpçak, Suriye, Mısır, İran, Irak ve Türkistan’ın iç bölgelerinden gelen büyük ve küçük, yerli ve yabancı, birçok tüccarın buluşmasıyla, mayıs ayının başından haziran ortalarına kadar devam eden yaklaşık kırk günlük zaman diliminde, toptan ve perakende ticaret yapılıyordu. Arap, Acem, Avrupalı ve diğer milletlerden tüccarlar, yanlarında nakit para taşımamak için alışverişi genelde değiş-tokuş şeklinde yaparlardı. Pazarın en önemli özelliği alınan malın geri verilmemesiydi. Kuzeyden kürkler getirilirdi. Doğudan gelen Hint tacirleri, baharat ve ipekli kumaşlar karşılığında hayvan ve katır götürürlerdi. Güneyden gelen Halep ve Suriye tacirlerinin kumaşları, baharatları ve Şam işi kılıçları, bütün dünyada rağbet gören Türkmen atları burada satılırdı.

Gün bitiminde uzak diyarlardan gelen farklı dinlerden ve mezheplerden zanaat ve ticaret erbabı, şairler ve bazı maharet sahipleri, bir vakıf müessesesi olan kervansaraylarda birlikte geceler; din, dil ve ırk ayrımı gözetilmeksizin herkesin her türlü ihtiyacı meccanen karşılanırdı.

Fuara katılan tacirler, farklı kültürlere mensup tüccarlarla geçirdikleri zaman diliminde, onların kıyafetlerini, kültürlerini, alışveriş tarzlarını, ibadetlerini ve karakterlerini gözlemleme imkânına sahip oluyordu. Müslümanlar için mescitler inşa edildiği gibi, başka din mensuplarının dinî inanç ve ibadetlerinin ifasına da imkân sağlanıyordu.

Tanıştıkça önyargılar ortadan kalkıyordu. Belki bir daha göremeyeceği bir misafir ile ekmeğini paylaşan Anadolu insanı, gönülleri fethediyordu.

Merak hislerini canlı tutan ve birer seyyah olan tüccarlar, iyi bir kültür ve medeniyet gözlemcisiydi. Ticari ürünler kadar bilgi, görgü, kültür ve medeniyetin taşıyıcılığını da yapıyorlardı. Anadolu insanının yemek kültürü ve Türklere has bir yiyecek olan yoğurdun dünyaya tanıtılması bu şekilde olmuştu.

Oğuz Türklerinin tarihini anlatan ve asırlarca ağızdan ağza dolaşan Dede Korkut hikâyeleri, değişik yörelerde, değişik isimlerle anılan Köroğlu hikâyeleri ve nükteli dersleri dünyanın her yerinde geçerli olan Nasreddin Hoca’nın hikâyeleri, İpek Yolu üzerinde ticaret yapan insanların etkisiyle sadece Anadolu’da kalmamış, güneyden kuzeye, doğudan batıya kadar her yere ulaşmıştı. Yolculuklar vesilesiyle ufku genişleyen tüccarlara, farklı ülkeler hakkında yeni şeyler öğrenmek isteyen doğulu hükümdarlar, genellikle elçilik görevi de veriyordu.

Anadolu’da Yabanlu Pazarı, Ziyaret Pazarı, Yılgun/Ilgın Pazarı, Ezine/Cuma Pazarı, Alâmeddin Pazarı ve Pınar Pazarı gibi, birçoğu önceleri pazar yeri olarak kullanılan mahallerin etrafına zamanla dükkân ve hanlar inşa edilerek şehirler kurulmuştur.

Günümüzün Anadolu tüccarları da kurdukları ticari ilişkilerle ortak insani değerleri dünya vatandaşlarıyla paylaşıyor. Temsil ve hal diliyle gönülleri fethetmeye devam ediyor. Gönüllü eğitimci ve tüccarların işyerleri, evleri ve açılmasına vesile oldukları okullar, birer kervansaray vazifesi görüyor.

Dipnotlar

  1. Eskiden Anadolu’ya Romalılardan kalma manasına “Rum” ismi verilirdi.
  2. Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahi Evran’ın (Şeyh Nasırüddin Mahmut) eşi Fatma Bacı tarafından kurulan ve Anadolu’da ve dünyada kadınların bir araya gelerek oluşturdukları ilk teşkilat olarak bilinen Bâcıyân-ı Rûm, Ahilik teşkilatının kadınlar koludur.

Kaynaklar

Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, İstanbul: Cem Yayınları, 1995.

Çetin Kenan, Selçuklu Medeniyeti Tarihi, İzmir: Yitik Hazine Yayınları, 2008.

Özcan, Koray, “Anadolu’da Selçuklu Dönemi Yerleşme Sistemi ve Kent Modelleri,” Basılmamış Doktora Tezi, Konya: Selçuk Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2005.

Sümer, Faruk, “Yabanlı Pazarı; Selçuklular Zamanında Uluslararası Büyük Bir Fuar,” Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ankara: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, 1985.

Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1998.

Turan, Osman, “Selçuklu Kervansarayları,” TTK Belleteni, C.X, S.39, s.471–496, Ankara: TTK Yayınları, 1946.