Necmeddîn-i Dâye’nin yaşadığı dönem, Büyük Selçuklu Devleti’nin zayıflayıp yıkıldığı yıllara rastlar (1177–1256). Göç edip Anadolu’ya gelinceye kadar doğduğu topraklarda hüküm süren Hârizmşahlar, kudret ve kuvvetiyle sınırları Hârizm bölgesinden taşarak Türkistan, Mâverâünnehir ve Horasan bölgeleri, doğuda Çin sınırlarına, güneyde Hindistan’a, batıda ise Irak ve Acem bölgelerine ulaşmış ikbal devrini yaşayan bir devletti. Bu dönem, Hârizmşahlar için sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda ilim ve kültür faaliyetlerinin zirvede bulunduğu, büyük ilim adamları ve eserlerin ortaya çıktığı bir devredir. Bu dönem, tasavvuf tarihi açısından da parlak bir devre işaret eder. Zira tasavvuf bu dönemde tekkesi, zaviyesi, edep ve erkânı, şeyh ve mürîd münasebetiyle tarikatlar şeklinde müesseseleşmiş, daha sonraki asırlarda dal, budak ve yapraklarıyla İslam dünyasını derinden etkileyecek olan Kâdiriyye, Rıfâiyye, Yeseviyye, Sühreverdiyye, Bedeviyye, Şâziliyye, Mevleviyye, Ekberiyye ve Kübreviyye gibi tarikatların ilk tohumları bu dönemde atılmıştır.

 

Hayatı

Asıl adı Ebû Bekir Abdullah bin Muhammed bin Şâhâver el-Esedî er-Râzî’dir, ama daha çok memleketi Rey şehrine nispetle Necmeddîn-i Râzî ya da eserlerinde çok kullandığı mazmundan hareketle “sütanne” anlamında “Dâye” olarak bilinir.  Necmeddîn-i Dâye 1177 tarihinde, bugün İran toprakları içinde bulunan Rey şehrinde doğmuştur.

İlk seyahatini Hac vazifesini yapmak üzere 1202 yılında Hicaz Bölgesine yaptığı anlaşılan Dâye’nin, bu yolculuk esnasında tasavvufun önemli simalarından, Avarifü’l-Maârifsahibi Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö. 1234) ile tanışması hayatında büyük bir değişikliğe yol açmıştır. Dâye, Hac vazifesini yerine getirdikten sonra “şeyhim” dediği Sühreverdî ile yeniden görüşmüş, Sührevedî onu o dönemde “şeyhler diyarı” olarak anılan Hârizm ve Horasan bölgelerine gitmeye teşvik etmiştir. 1204 yılında bu bölgeye yapılan yolculuk Necmeddîn-i Kübrâ’nın dergâhında son bulmuştur. Necmeddîn Kübra, manevî eğitimi için önemli halifelerinden Mecdüddîn Bağdâdî’yi (1209) görevlendirmiş, zorlu imtihanlardan sonra müridliğe kabul edilen Dâye, sıkı bir manevî eğitim ve terbiye sürecinden geçerek irşâda memur hale gelmiştir.

Bu bölgede bir süre irşâd görevinde bulunan Necmeddîn-i Dâye, karşılaştığı bir takım sıkıntılar ve özellikle doğudan yaklaşmakta olan Moğol tehlikesi sebebiyle buradan ayrılarak 1217 tarihinde veya biraz öncesinde yeniden memleketi olan Rey’e dönmüştür. Bir müddet sonra Moğolların şeyhin yaşadığı bölgeyi de tehdit ettiği, Dâye’nin buradan da ayrılmak zorunda kaldığı, yakın akrabalarından birçoğunun burada şehid edildiği anlaşılmaktadır.

İslam tarihinin en büyük felaketlerinden birisi olan Moğol istilasını eserinde şöyle anlatır: “Her gün değişik bir fitnenin meydana gelmesi aklımızı başımıza getirmedi. Fitne bizden çok uzakta zannettik, oysaki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) fitnenin doğudan geleceğini bildirmişti. Fakat küçük sıkıntılara razı olmadık, Allah’ın takdirine ve daha küçük belâlara sabır gösterip, teslimolamadık. (Allah’ın bizim için lütfettiği) İslâm nimetine şükretmedik, “şerrin bazısının bazısından daha ehven” olduğunu anlayamadık. Müslümanlar olarak nimetlere nankörlük edip neticede; “Nankörlük ederseniz (bilin ki) azabım çok şiddetlidir” (İbrâhim 14/7) darbesiyle sarsıldık. Uzaktaki fitne buraya ulaştı. İşte bu fısk ve fâsıklar, zulüm ve zâlimler; “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman oranın devletlilerine (ileri gelenlerine) emrederiz; onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur! Artık onu yerle bir ederiz” (İsrâ, 17/16) ilâhî hikmet gereği bu diyarlara gelip ulaştı. 617 (1220) senesinde Tatar (Moğol) Kâfirleri bu diyarları istilâ etti. O lanet olasıcılar, hiçbir asır ve hiçbir İslâm veya kâfir diyarında görülmemiş, hiçbir tarihte duyulmamış, her türlü katliam, esaret, yıkım, yangın ve yağmayı gerçekleştirdi. O kadar çok katliam yaptılar ki, sadece bu zayıfın doğduğu Rey şehrinde ve diğer vilâyetlerde beş yüz bin (veya yedi yüz bin) insan öldürdüler ve esir ettiler.”

Ailesi ve yakın arkadaşlarıyla gidebileceği yeni bir vatan arayışına giren Dâye’nin öncelikle Anadolu’ya yöneldiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde Anadolu henüz tehlikeden uzak, yaşayanları ve yöneticilerinin âdil, samimi ve “ehl-i sünnet ve’l-cemaât” anlayışına bağlılıklarıyla huzur içinde yaşanabilecek güvenli bir yerdi. Şeyh Necmeddîn-i Dâye 1221 yılında Erbil, Musul ve Diyarbakır yolunu takip ederek meşakkatli bir yolculuk sonrasında Anadolu’ya gelmiş, aynı yıl Malatya’da şeyhi Sühreverdî ile bir kez daha karşılaşmıştır. Dâye bu görüşmesinde henüz tamamladığı önemli eseri Mirsâdü’l-İbâd’ı Sühreverdî’ye göstermiş şeyh de bu eseri beğenerek genç ve akıllı Selçuklu sultanına hediye etmesini tavsiye etmiştir. Bir takım ilavelerle yeniden telif edilen bu eser, Sultan I. Alâeddin Keykubad’a sunulmuş, sultan da bu esere ilgi gösterip iltifat etmiş, Dâye’ye yüklü miktarda bağışta bulunmuştur.

Anadolu’da bulunduğu sırada Kayseri ve Sivas’ta ikamet eden ve Anadolu’da İslam mayasının tutmasında gayreti bulunan Necmeddîn-i Dâye dönemin ünlü mutasavvıf şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflaradlı eserinde Anadolu’daki büyük mutasavvıflar arasında onun ismini de zikreder. Dâye, Anadolu’da bulunduğu sırada dönemin önemli mutasavvıflarından Evhadüddîn Kirmânî, Mevlânâ Celâleddîn ve Sadreddîn Konevî ile de görüşmüştür.

Bir müddet sonra Anadolu’dan ayrılarak özellikle Kafkas ülkelerinin bulunduğu coğrafyayı dolaşan Dâye, daha sonra ömrünün sonuna kadar kalacağı Bağdat’a yerleşmiş, günlerini burada eserlerini yazmakla geçirmiştir. Dâye 1256 yılında Bağdat’ın Moğollarca ele geçirilmesinden iki yıl önce vefat etmiştir. Kabri Bağdat’ta Şinûziyye Mezarlığında, Serî Sakatî ile Cüneyd Bağdâdî gibi büyük İslâm mutasavvıflarının kabirlerine yakın bir yerdedir.

 

Eserleri

Necmeddîn-i Dâye uzun ömrünü bereketli eserler vererek tamamlamıştır. Eserleri ilim uğruna çıktığı uzun seyahatler ve meşakkatli çalışmalar neticesinde vücuda getirilmiştir. Onun en önemli eseri isminin geçtiği her yerde kendisiyle zikredilen Mirsâdü’l-İbâd mine’l-Mebde’ ile’l-Meâd’ıdır. Seyr u sülûke dâir en güzel Farsça metinlerden birisi kabul edilen bu eser Fars dili mütehassısları tarafından Farsça yazılmış bir şaheser olarak nitelenmiştir. Eser yazıldığından itibaren büyük ilgi görmüş, ilk dönemlerden itibaren Türkçe, Arapça, Çince ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Muhammed Kâsım Karahisârî tarafındanİrşâdü’l-Mürîdîn ile’l-İbâd fî Tercemeti’l-Mirsâdi’l-İbâdadıyla Türkçeye tercüme edilen bu eser, Osmanlı Sultanı II. Murad’a takdim edilmiştir. Kübrevîliğin yayılmasında önemli bir rol üstlenen bu eserin ve tercümelerinin kütüphanelerde yazma ve matbu pek çok nüshası bulunmaktadır.

Necmeddîn-i Dâye’nin diğer önemli bir eseri Bahru’l-Hakaik ve’l-Meânîadlı Arapça tefsiridir. Tasavvufî tefsir için iyi bir numune olarak kabul edilen bu eser, önceleri mürşidi Necmeddîn-i Kübra’ya atfedilse de yapılan çalışmalar neticesinde tefsirin Dâye’ye ait olduğu kesinlik kazanmıştır. Erken dönemlerde Anadolu’ya getirilen ve kütüphanelerde yazma olarak nüshaları bulunan bu eser hakkında Mehmet Okuyan, “Necmuddîn Dâye ve Tasavvufî Tefsiri” başlıklı bir doktora çalışması yapmıştır.

Müellifin tasavvufa dair Arapça kaleme aldığı diğer bir eseri ise Menâratü’s-Sâirîn ilallah ve Makamati’t-Tâirîn billah’tır. Eser, âlem ve insanın yaratılışı, insanın iç ve dış yapısı, manevi yükselişi, hal ve makamlara dairdir. Müellifin neşredilen eserleri arasında Anadolu’da bulunduğu sırada kaleme aldığı ve Mirsâdü’l-İbâd’ın bir nevi özeti olan Mermûzât-ı Esedî der Mezmûrât-ı Dâvûdî, tasavvufun akıl ve aşka olan bakışının değerlendirildiği Risâle-i Akl u Işk, kuşlar risalesi geleneğine uygun bir tarzda kaleme alınan Risâletu’t-Tuyûr’u zikretmek gerekir. Dâye’nin bu eserlerden başka Şerhu Kavli’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Harakanî, Matâli‘u’l-İmân, Sirâcu’l-Kulûb,Hasretu’l-Mülûk ve Tuhfetu’l-Habîb, Sülûk-i Erbâbi’n-Ni‘amgibi tasavvufun çeşitli konularına dair risaleleri bulunmaktadır.

 

Şahsiyeti

Necmeddîn-i Dâye’nin tasavvufta âlim-sûfî karakterine uygun bir mutasavvıf olduğunu söylemek yanlış olmaz. Doğup büyüdüğü Mâverâünnehir ve Hârizm Bölgesi, Moğol istilâsının büyük yıkımından önce ilmî ve medenî faaliyetler konusunda altın devrini yaşamaktaydı. Böyle bir ilim ve kültür ortamında doğup hayatının önemli bir kısmını bu topraklarda geçiren Necmeddîn-i Dâye’nin de tabiî olarak bu ortamdan etkilendiği ve daha küçük yaşlarda başlayan iyi bir eğitim sürecinden geçtiği anlaşılmaktadır. Eserlerinin sayı ve muhtevası, Arapça ve Farsçaya, belâgat ilimleriyle beraber müspet ve şer’î ilimlere olan vukufu, ilim arzusuyla gerçekleştirdiği yolculuklar ve bu uğurda katlandığı sıkıntılar onun ilmî şahsiyeti hakkında bize bazı ipuçları vermektedir.

Bir âlim olarak Dâye’nin ilmi şahsiyeti ve ilme olan düşkünlüğüne işaret eden önemli bir husus, onun ilim talebiyle gerçekleştirdiği seyahatleridir. Henüz gençlik döneminde başlayan bu yolculuklar, bazı aralıklar dışında ömrünün son dönemlerine kadar sürmüştür. Verdiği bilgilerden onun ilim tahsili sebebiyle yaptığı yolculuk güzergâhının büyük bir coğrafî alanı kapladığı görülür. Şam, Bağdat, Mısır ve Hicaz bölgeleriyle başlayan yolculuğu, Horasan ve Hârizm’e, oradan Anadolu ve Kafkas ülkelerine ulaşmıştır. Ömrünün son dönemlerindeki Bağdat ikameti hâriç tutulursa, müellifin bir yere bağlanıp kalmaması ve seyahat halinde olmasında ilim talebinin payı büyüktür.  Şeyh Dâye, her birisi ilimlerde temayüz etmiş, sülûk ehli, keramet sâhibi, zâhid, âbid, muttaki âlim ve muhaddis beş yüzden fazla kimseden istifade ettiğini söylemektedir.

Dâye’nin ilmî şahsiyeti hakkında bize ışık tutan diğer bir veçhesi onun tefsiri ve tefsir ilmindeki maharetidir. Şeyh’in bu özelliği onun Bahru’l-Hakaiktefsiri dışındaki eserlerinde de göze çarpar. Müellifin çeşitli konuları açıklarken ayetlere sıkça başvurup geniş tahliller yapması, kişide bu eserlerin büyük bir tefsirin birbirinden bağımsız parçaları olduğu hissini uyandırır. Dâye daha çok işârî tefsir ekolünün temsilcilerinden kabul edilmekle beraber, rivâyet ve dirâyet tefsirine olan hâkimiyeti de övgüye değer bulunmuştur. Onun tefsir yöntemi hakkında bilgi veren kaynaklar tefsirinin; kıraat, i‘râb, tefsir, te’vîl, ma‘ânî, fezâil, fıkhî hüküm, kıssa, işaret, ayet, kelime ve harf sayıları, sebeb-i nüzûl, lügavî izahlar, müşkil lafızların izahı gibi onlarca ayrı konuüzerine bina edildiğini söylerken onun bu ilimlerdeki maharetine de işaret etmektedirler.

Necmeddîn-i Dâye, temel İslâm ilimlerine olan vukufu yanında güçlü tarih bilgisi ve sosyal olayları okuyabilme yeteneğine sahip bir mutasavvıftır. Mirsâdü’l-İbâd’ın son bölümü olan ve önemli bir siyâsetnâme özelliği taşıyan beşinci bâbını kaleme aldığında kırk beş yaşındaydı. Bununla beraber padişah ve devlet yöneticilerine iyi bir yönetim hususunda verdiği yol gösterici öğütlerin isabet değeri çok yüksektir. Ayrıca incelendiğinde bu eserdeki öğütlerin sadece yaşadığı zamanla ilgili olmadığı bugünün yöneticilerine de yol gösterecek mahiyette olduğu görülecektir.

Necmeddîn-i Dâye, Hakk’a ulaşmak için bütün insanların tasavvufî bir eğitimden geçmesinin gerekli olmadığını, hangi meslek ve sanat erbabından olursa olsun Müslümanların dinin emrettiği emir ve vecibeleri yerine getirdikten sonra; doğruluk, emanet, güzel ahlâk ve çalışkanlık, hakkaniyet, diğerkâmlık, yardımlaşma ve hizmet etmekle Hakk’a vuslata hak kazanacağını söylemektedir. Bu konuda kişiye gerekli olan nefisle mücadele edip onu tezkiye etmek, kalbin tasfiyesine çalışmak ve ruhun Hak’tan gayri her şeyden tahliye edilmesini sağlamaktır. Onun bu konudaki öğüt ve tavsiyelerinin sonraki yıllarda ortaya çıkan ahilik düşüncesine de tesir ettiği anlaşılmaktadır.

 

Tasavvuf Anlayışı

Necmeddîn-i Dâye’nin tasavvufî şahsiyetinin teşekkülünde Kübreviyye tarikatı, mürşidleri ve bu gelenek çerçevesinde yazılmış eserlerin büyük önemi vardır. Bu hususta Necmeddîn Kübrâ ve önemli halîfelerinden Mecdüddîn Bağdâdî’nin etkisinden özellikle söz etmek gerekir. Necmeddîn Kübrâ, Allah’a giden yolları genel olarak; ibadet ve amel-i sâlih sahiplerinin yolu olan “tarîk-i ahyâr”, mücâhede ve riyâzet sahiplerinin yolu olarak tanımladığı “tarîk-i ebrâr”, aşk, cezbe ve muhabbet sahiplerinin yolu olan “tarîk-i şuttâr” şeklinde üç kısım ve on temel esasta (usulü aşere) toplamıştır. Bu konuda Mecdüddîn Bağdâdî’nin de mürşidi Necmeddîn Kübrâ’yı tâkip ettiği anlaşılmaktadır. Bu mürşidlerin kanatları altında “yumurtadan çıkıp uçan bir kuş” hâline gelen Dâye de daha sonra kaleme aldığı eserlerini, yetiştiği bu Kübrevî geleneğin unsurlarını içinde taşıyacak şekilde vücuda getirmiştir. Tasavvufî şahsiyeti daha çok Kübrevî gelenekle şekillenen Necmeddîn-i Dâye, bu tarikatın gelişip yayılmasında en az Kübrâ ve Bağdâdî kadar etkili olmuştur. Kendinden sonraki mürid ve halifeleri hakkında bilgi sahibi olamadığımızdan şeyhin bu tarikatın yayılmasına daha çok eserleriyle katkıda bulunduğunu görmekteyiz.

Necmeddîn-i Dâye’nin eserlerindeki üslûbu onun temelde aşk, cezbe ve muhabbet yolu olan “tarîk-i şuttâr”a daha yakın durduğunu göstermektedir. Bununla beraber ibadet, sâlih amel, mücâhede ve riyazet gibi konulardaki hassasiyeti de aşk ve muhabbetten geri değildir. Aslında müellif, seyr u sülûk yolundaki her sâlike yol göstermesi bakımından Kübrâ’nın dile getirdiği üç tarikin de hakikatlerinden haber vermiştir.

Necmeddîn-i Dâye, mutasavvıfları genel olarak “zâhidân” ve “meczûbân” olarak ikiye ayırır. Ona göre bir sâlikin maksada ulaşması için kendisinde bu her iki vasfı beraber bulundurması gerekir. Sâlik namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetleri titizlikle yerine getirirken bunun yanında keşf, keramet, vecd, şevk ve coşku hallerine de sahip olmalıdır. Dâye, aşk ve cezbe yolunu takip eden bir sûfî olması ve eserlerindeki çoğu coşkun ifadelerine rağmen ehl-i sünnet görüşüne büyük önem vermiş ve Sünni tasavvufu benimsemiş bir sûfîdir.

Müellif tasavvufî kavramları açıklarken muhataplarını genellikle avam, havâs ve ahassü’l-havâs olmak üzere çeşitli mertebelerde değerlendirmiş, avam tabakasının akideleriyle ahassü’l-havâs ehlinin mükâşefe ve müşahedelerini telif edip yaklaştırmaya gayret etmiştir. Onun bu tutumu tasavvuf-akaid dengesi kurma gayretinden kaynaklanmaktadır. Meselâ Mirsâdü’l-İbâdadlı eserini beş ana bölüme ayırması, İslam’ın beş şartına ittiba etmekle ilgilidir.

İtikadî mezheplerden Eş‘ariyye mezhebine bağlı olduğu ifâde edilen Dâye, felsefecilerden başka Mûtezile, Kerrâmîye, Râfizîlik, Müşebbihe ve Mücessime gibi ehl-i sünnet çizgisini takip etmeyen mezhepleri de yeri geldikçe “bid‘at ve hevâ ehli” olmaları sebebiyle eleştirmiş, takip edilmesi gereken en sâlim yolun ehl-i sünnet ve selef-i sâlihinin yolu olduğunu dile getirmiştir.

Necmeddîn-i Dâye ve eserleri kendinden sonraki pek çok kişiye tesir etmiştir. Başta Mevlânâ Celâleddîn olmak üzere, Aziz Nesefî, Alâüddevle Simnânî, Hâfız Şirâzî, Abdurrahman Câmî, Şeyhoğlu Mustafa, İsmail Hakkı Bursevî gibi müelliflerin eserlerinde onun görüş ve ifadelerine rastlamak mümkündür.

Aynı zamanda iyi bir şâir olan Necmeddîn-i Dâye’nin şu rübâisi onun hem dünyaya bakışını hem de tasavvufî şahsiyetini ortaya koyması bakımından kayda değerdir;

 

Düşmen-i mâ râ saâdet yâr bâd                  Der cihân ez ömr berhurdâr bâd

  Her ki hârî mînehed der râh-ı mâ              Hâr-i mâ der râh-ı o golzâr bâd

 

(Düşmanımız bahtiyar olsun, ömrü boyunca cihânda berhüdâr olsun. Her kim bizim yolumuza diken koyarsa, onun yoluna koyduğumuz diken gül bahçesi olsun.)

 

Kaynaklar

 

Dâye, Necmeddîn-i, Mirsâdü’l-İbâd mine’l-Mebde’ ile’l-Meâd, Bahrü’l-Hakaik ve’l-Me‘ânî.

Füruzanfer, Bediüzzaman, Mevlânâ Celâleddîn,çev. Feridun Nafiz Uzluk, Konya 2005.

İbni Bîbî, Selçuknâme: El-Evâmirü’l-Alâ’iye fi’l-Umûri’l-Alâ’iye, Türk Tarih Kurumu, 2014.

Köprülü, M. Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar.İstanbul: Alfa, 2016.

Riyâhî, M. Emin, Mirsâdü’l-İbâd (Mukaddime), Tahran, 1973.