Almanya, otuz yıl içinde iki dünya savaşı yaşadı. İkisini de kaybetti ve yerle bir edildi. Milyonlarca insan öldü, insanlık dibe vurdu. Böylesine büyük bir felaketten sonra baş döndürücü bir inşa hamlesi başladı. Tarihten ders çıkarmak isteyenler, bu süreci inceleyebilir. Zira savaş sonrası Almanya, edebiyattan pedagojiye, hukuktan çoğulcu demokrasiye, teknolojiden şehirleşmeye kadar çok sayıda uygulamanın yapıldığı bir laboratuvar haline geldi.

 

Savaş öncesinde tepede bir “Führer” (lider) görünse de sürecin ana aktörü kitlelerdir. Kötü yönlendirince ülkeyi felakete, iyi yönlendirince refaha sürükleyen kitleler… Aradaki fark, birinde akıllarını popülist bir lidere ipotek etmeleri, diğerinde ise akıllarını kullanarak hukuktan ve adaletten yana tavır koymalarıdır.

 

Kitleleri felakete sürüklemenin sosyo-psikolojik bir boyutu vardır. Çoğulculuk karşıtı olan popülist despotlar, bunu iyi kullanarak felaketin düğmesine basarlar. Nazi döneminden önce yaşayan Gustave Le Bon Kitleler Psikolojisi(1911) isimli eserinde bu psikolojiyi enine boyuna tahlil eder. Bu eser, Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in başucu kitabı olur. Nazilerden sonra Amerikalı sosyolog Eric Hoffer, Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi (1951) adlı kitabıyla kitlelerin zayıf noktalarını tek tek ortaya koyar.

 

Hoffer’e göre kendi hayatıyla ilgili sorumluluklarını bir tarafa bırakan insanlar, yaşadığı sefaletten kurtulma adına kitle hareketlerinin içinde yerini alır. Zira Führer, takipçilerine yeni ve mükemmel bir hayat vaat etmektedir. Genellikle hayal kırıklığına uğrayan ve hayatlarını anlamlı bir zemine oturtamayan insanlar, kitle içinde onur, güven, ümit bulur ve hayatlarına bir mana kazandırdıklarına inanırlar.

 

Aidiyet ve dostluk duygusu da insanların kitle hareketlerine katılmalarının önemli sebeplerinden biridir. Günlük hayatta bu duygularını kaybeden insanlar kendilerini kitle içinde daha güçlü hisseder. Bu boşluğu, Führer’in karizmatik kişiliği ve büyüleyici retoriği kısa sürede doldurur. Bu büyünün cazibesine kapılan bazı büyük Alman sanayicilerinin hanımlarının bile Hitlerin yükselmesi için maddi destekte bulunmaları manidardır. Führer yükselir yükselebileceği kadar, ama kitleler yaklaşan büyük felaketten habersizdir.

 

Yeri gelmişken, tarihin en büyük yanlış kararlarından biri olan Napolyon’un Moskova Seferi’ni zikretmekte fayda var. Napolyon, 680.000 askerle Rusya’yı işgal etmek için yola çıkar. Zamanın ağır şartları içinde, Eylül 1812’de Moskova’ya ulaşan askerler büyük bir sürprizle karşılaşır. Şehrin dörtte üçü yakılır, kışın ortasında yiyecek ve barınak sıkıntısından her iki taraftan yüzbinlerce asker perişan olur. On binlerce insan esir alınır, yüz binlercesi hayatını kaybeder. Ölü atları yiyecek kadar aç kalırlar. Geriye ancak perişan halde 200 bin Fransız askeri dönebilir. Bundan tam 129 yıl sonra, aynı hatayı Hitler işler. Yine Moskova önlerinde, aynı şartlarda on binlerce Alman askeri ölür, kalanlar da perişan olur. Geri dönenlerin bulaştırdıkları hastalıkların tesiriyle bütün halk ağır bedeller öder.

 

Milli ve dini duyguları manipüle ederek, yığınların aklını ipotek altına alan despot liderler, memleketlerini böyle ateşe verdiler ve dünyanın değişik yerlerinde de vermeye devam ediyorlar.

 

Bilhassa gelişmemiş toplumlarda, aklını Mefisto’ya kaptıran yığınların, ahlakını da kaybettikleri görülür. Gerçeklerden kopuk cazip vaatler, kitleleri yozlaştırıyor. Sağlam bir ahlak anlayışı mevcut değilse, hedefe giden her yol mubah görülebiliyor. Saf Alman ırkının üstünlüğüne inanan Hitler, kitleleri milliyetçilik duygusuyla ateşlerken, daha doğrusu ateşe sürüklerken, bir İngiliz petrol şirketiyle anlaşarak kendi cebini doldurması, ibretlik bir hadisedir, fakat aklını yitirmiş kitleler, onun sadece yaldızlı laflarını dinlemiş ve yaptırdığı otobanlardan bahsetmiştir. Tarihin en büyük felaketlerinden birini yaşadıktan sonra, ancak akılları başlarına gelmiştir.

 

Şimdi çağımızda, algı operasyonlarının tavan yaptığı bir toplum düşünelim. Hikmetin yerini cerbeze almışsa, zulüm adalete kelepçe takmışsa, sevginin önüne nefret duvarları örülmüşse, o toplum kolay kolay iflah olmaz. Böylesi dönemlerde insanlar, kendilerini ahlaki bir yozlaşmaya kaptırır. soysuzlaşma istikametine kaptırmaları kolaydır. Galiz ifadeler, alenî yalanlar, küfür ve şirk işmam eden sözler, rüşvet ve yolsuzluklar ayyuka çıkar. Ülke yağmalanır, masum insanlara zulmedilir, akıl almaz suçlar işlenir.

 

Eric Hoffer, hayalî vaatlerle fanatikleşen yığınların diğer insanlara her türlü kötülüğü yapabileceklerinin altını çizer. Kitle ruh haletine teslim olanlar için “intihar komandosu” olma normal hale gelir. Nefret ve ölüme kilitlenen bu insanlar genellikle kendi kimliklerini bütünüyle kaybeder. Kişilikleri o kadar yozlaşır ki en ağır suçları irtikâp ederken bile vicdan azabı duymazlar.

 

Le Bon’un ve Hoffer’in analizlerine bakılırsa, geçmişte ve günümüzde yaşanan kitle hareketlerinde, yani kitlelerin sürü psikolojisiyle hareket etmelerinde hiçbir fark yoktur. Demek ki, insanın yapısı buna müsaittir. Bu bağlamda Hitler aklını kilitlemeyi becerdiği kitlelere dünyevî bir cennet vaat etti, ancak Alman halkı uyandığında, kendisini dehşetli bir felaketin içinde buldu. Bu büyük çöküşten sonra, demokrasiye, hukuka, ahlâka inanan insanlar yeni bir sayfa açtı. Gerçek adalet; vicdan ve hukuk temelleri üzerinde hayat buldu. Alman halkı, tarifi imkânsız acılarla birlikte gözünü açtı ve yeniden bir diriliş gerçekleştirdi. Führer, kitleleri boş vaatlerle maceralara sürükleyip ülkeyi batırırken, demokrasi, hukuk ve ahlak taraftarları, bugünkü Almanya’yı inşa etti. Führer’in kurduğu bir medeniyetten söz edilmezken, çoğulcu demokratik hukuk devleti Almanya, teknolojik ve ekonomik açılardan dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline geldi.