Dar bir çerçevede nefis; ruh, can, hayat, var olanın kendisi, insanın özü.. negatif konumuyla, insan mahiyetinde bulunan, âlem-i emirden, şeytanın tesir sistemi, santrali, şeytanlardan gelen menfi sinyallerin çözüm elemanı, mekanizması.. ve Cenab-ı Hakk’ın insana özel teveccühü, ferdin hususi azm u gayreti, dinî kural ve disiplinlere hassasiyetle riayeti, evrâd u ezkâra titizlikle devam ve temadisi, kalb ve kafa eşliğinde kendini sık sık kontrol etmesi, kontrol edip tezkiyeye başvurması ve emsali iç müşahedeler ile mahiyet-i insaniyede değişebilen ve değişip latîfe-i rabbâniyeye refakat ufkuna yükselen bir uzv-u memdûh u mezmûmdur.

Bu değişikliğiyle, mebde’de “nefs-i hayvaniye ve nefs-i emmâre” unvanıyla yâd edilegelmesine mukabil, onun -irade şart-ı âdî- Hakk’ın hususî teveccüh ve inayetiyle kendini sorgulayan, olumsuz tavırlarından rahatsızlık duyan, bu gel-gitleriyle Araf’takilerin ahvâlini aksettiren mahiyetine “nefs-i levvâme”; pozitif tavırlarında hissedilen-edilmeyen ilâhîvaridatla, konumuna saygıyla, gözü yukarılarda temkin edalı ahvaline “nefs-i mülheme”; Hak’tan gelen her türlü mesâib ve devâhî karşısında رَضِينَابِاللهِرَبًّاdeyip ihlas, rıza ve iştiyak-ı likaullah yolunda iç dökme derinliğine “nefs-i râdıye”; Hakk’ın rıza teveccühü ve bu teveccühün O’nda bir vesile-i inşirah olması, olup“Hel min mezîd?”diyerek yeni sıçramalara girmesi haline “nefs-i mardıyye”; iyiyi-kötüyü birbirinden tefrik ederek, kötü his ve hülyalardan uzaklaşıp, şer’î güzelliklerde ve ihsan şuurunda karar kılmış olma iç rahatlığı ve itmi’nan duygusuyla, lâyenkatı iç huzura ermişliğine “nefs-i mutmainne”; özel donanımıyla ilahî tecelli ve varidata açık, Sübühât-ı Vech envârıyla hep öteleri temaşa eden, temaşasına teveccüh mukabeleleri diyeceğimiz kalbe, ruha akseden varidatı da karanlık ruhlara ifâza ederek duyup hissettiklerini onlara da duyurmaya çalışan ve daha baştan Hak sıyanet ve riayetiyle her zaman dupduru kalmasını bilen “Mustafeyne’l-Ahyâr” çizgisinde, gözleri öteleri, ötelerin de ötesini müşahede azm u iştiyakıyla oturup kalkma mertebesine de “nefs-i sâfiye” ve “zâkiye” denegelmiştir.

Bu ad ve unvanların yanında daha farklı konumlara bağlı değişik unvanlarla da yâd edilen, terakki ve tedennîsine göre değerlendirmelere tabi tutulabilen nefis, emir âleminden bir latîfe ve mahiyet değiştirmeye açık metapsişik bir mekanizmadır.

Nefs-i sâfiye ve zâkiye konumları itibarıyla üzerinde durulması gereken önemli bir husus şudur: Bu paye ve seviye, zılliyet planında dava-i nübüvvet vârisleri için söz konusu olsa da esasında o, Mustafeyne’l-Ahyâr hazerâtınınhâssa-i lâzımeleridir ve hilkatleri itibarıyla bir nefha ve bir nefes-i rabbânî olarak misyonları karşılığında onlara mahsus ekstra bir lütf-i ilâhîdir. Yeri geldiğinde üzerinde daha arîz ve amîk durulabilir.

Bazı sofiyeye göre, nefis mutlak ve emmâreolduğunda, Cenab-ı Hak ile ruh-i insan arasında bir hâil olması itibarıyla onun mutlaka önünün kesilmesi, kontrol altına alınması, usulünce terbiye ve tezkiyeye tabi tutulması şart ve zaruridir. Bu konuda uygulanması gerekli hususlar da, heva ve heves gibi ona ait elemanların ruhu kirletmemesi adına, zikir, fikir ve riyazettir ki, az yeme, az içme, az uyuma, mâlâyâniyâta karşı mesafeli durma riyazetin esasları sayıla gelmiştir. Bunlar yapılmadığı takdirde o, kalbî ve ruhî hayata musallat olmuş bir virüs gibi onları delik deşik eder ve Allah’la münasebetlerine akla-hayale gelmedik engeller oluşturur. Bu hususa işaret sadedinde İsmail Hakkı Bursevî hazretleri:

“Pak ü tâhir eyle çirkâb-ı hevadan nefsini,

Yalnız el yüz yıkamaktır sanma taharetten garaz.”

buyururlar ki, bize de “Evet öyledir!” demekten başka bir şey kalmıyor.

Nefsi tezkiye veya onun ağzına fermuar vurma ameliyelerinin başında, erbab-ı ilim ve temsilin beyanlarının çok önünde ve üstünde, kalb ve ruh insanlarıyla musahabede bulunmak, meclislerimizi sohbet-i Canan ile noktalamak, nefs-i emmâreyi nakavt etmiş gönül erleriyle postnişin olmak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.”[1]mazmununun delaletini esas alarak heva ve nefsani dürtülere karşı -kabil ise rüyalarımızda dahi- kapıları sürekli kapalı tutmak gelmektedir. Musahabe ve mübahaselerimizi bizde metafizik gerilim hâsıl edecek çerçevede sürdürmek ve yine Canlar Can’ına nispet edilen “Dininizi ulemadan öğreniniz, hukemâ ile hemhal olunuz, kalb ve ruh insanlarıyla içli-dışlı bulunmaya çalışınız.”[2]beyanları çizgisinde hareket etmek tezkiye adına önemli hususlardandır.

Yalın nefis veya nefs-i emmâre diyeceğimiz sistem, şeytani şerarelere açık olduğundan, insan bütün benliğiyle Hazreti Hafîz u Hâfız’a teveccüh-i tamda bulunmazsa onunla başa çıkamaz. Zira nefs-i emmârenin arkasında zor yenilir bir şeytan bulunmaktadır. O, ehlullahı bile terleten korkunç bir hasımdır. Kutbeddin Şârânî:“Ben şeytanla mübahasede bulundum ama âcizkaldığımı hissettim; bana dedi ki: Hiç nafile yorulma, Allah bana sonuna kadar imkân tanıdı. Terazinin bir kefesinde sizin O’na teveccühünüz, bir kefesinde de benim sinyallerim; O’na bakan kefede bir gevşeklik olursa meydan bana kalır.” Öyle bir zatla durum böyle noktalanıyorsa varın gerisini siz düşünün.

Benzer şekilde Sehl-i Tüsterî hazretleri de onunla mübahase ve mücadelesinden bahseder; buyururlar ki “Ben şeytanla mübahasede bulundum; beni bir hayli âciz bıraktı.” Daha niceleri onun farklı oyun, diyalektik ve demagojileri karşısında “El-emân!..” etmişlerdir. Bu konuda nefis ve heva, şeytana açık kapılardır. Bunlar, şeytan şerareli sinyalleri deşifre eder ve insanın ledünnî letâifi üzerine püskürtürler. İşte bu hususu seslendiren bir temiz soluk:

“Âciz kaldım zalim nefsin elinden,

Şol dünyanın lezzetine doyamaz,

Aynına almıştır gaflet gömleğin,

Ömrün gelip geçtiğini bilemez.

 

İlâhî gaflet gömleğini giyene,

Müslüman der misin nefse uyana?!.

Kazanıp kazanıp verir ziyana,

Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.

 

İlâhî gafletten uyar gözümü,

Dergâhında kara etme yüzümü,

Yunus eydür gelin tutun sözümü,

Dünya seven ahireti bulamaz.” (Yunus Emre)

Böylesi hak dostları, aktâb ve gavs, onun nefis, heva ve beşerî garîzeleri kullanması karşısında bu ölçüde korkup titriyorlarsa bize, başımızı ellerimizin arasına alarak derin derin düşünmek kalıyor. Bu ürperten düşmanlar karşısında, zikr ü fikir, riyâzât ve Hakk’a teveccüh tam olmazsa yenik düşmemiz kaçınılmaz olur. -El-iyâzü billah!- Şeytanın, nefs-i emmâre ve hevayı kullanarak, binlerceyi baştan çıkardığı gibi, aynı şeyin bizler için de söz konusu olacağı mülahazasıyla, “el-emân!” deyip tevekkül-i tam, teslim-i tam, tefvîz-i tam ile her şeyin dizgini elinde olan kudret-i kahire ve irade-i bâhire Sahibine gönülden yönelmekten başka çare kalmıyor.

[1]Bağdadî, Tarih-i Bağdad15/685.

[2]Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr22/125.