1960’lı yılların başı… İzmir İmam Hatip Okulunda öğrenciyiz. Okulumuzun başında dini konularla, din adamları ile alay eden bir müdür var! Öğretmenlerin bazıları, özel derlenmiş gibi, okulda neredeyse her gün problem çıkarmaya gayret eden kimselerdi. Müzik hocası, “Bu imamlar çok cahil, geçen gün bir akşam namazına gideyim dedim, imam Sübhaneke’yi yanlış okuyor!” der. Öğrenciler de “Hocam imamın içinden okuduğu Sübhaneke’yi nasıl duydunuz da yanlışını buldunuz?” diye sorarlar. Özel Yusuf Rıza İlkokulunun müdürü Refik Bey, Kur’an dersine gelir ve “Bu Kur’an’ı biz Latin harfleri ile yazıp okumalıyız” der ve sınıfta münakaşa başlar. Tarih dersimize Bornova’daki İşçi Partisinin kurucularından bir avukat gelir. Ayrıca dindar insanların yaptırdığı İmam-Hatip Okulunun üst katını kendi lojmanı diye işgal eden müdür, sonra da yer yok diye koskoca Ege’nin tek okulu olan okulumuzun öğrenci sayısını senelerce 226’nın üzerine çıkarmaz. Çoklarını “Ne işiniz var İmam-Hatipte” diye geri çevirir. İlhan İşbilen Bey, subay olan babasıyla okula kayıt için geldiğinde, “Beyefendi siz Atatürk’ün ordusunun şerefli bir subayısınız. Ne diye oğlunuzu bu gerici okulda okutmak istiyorsunuz?” diyerek vaz geçmelerini sağlar. Bütün bu olumsuzluklara karşı iyi ki İslâmî ilimlerin çok iyi öğretildiği Kestane Pazarı Yurdu vardır.

Ege Üniversitesinin sonradan Laborant Okulu olan o zamanki yurduna, bir yakınımın ziyaretine giderdim. İmam-Hatipliyim diye alaylı sorular sonran öğrencilerle karşılaşırım. Sokaklara bakıp üzülürdüm. Cuma günü bazı öğrencilerin cami yerine sinemaya kaçmalarını görür, “Bu gidişin sonu ne olacak?” derdim.

Bu arada haftada bir kere bile olsa, Patlıcanlı Yokuşu’ndaki Mustafa Birlik Ağabey’in evine sohbete gider, hayat bulurdum. Ümitsizlik şöyle dursun, sanki yarın bütün dünya Müslüman olacakmış gibi ümitle dopdolu insanlarla karşılaşır, sevinirdim. Orası bir huzur adasıydı. Hem orada kimleri tanımadık ki! Ahmet Feyzi, Hulusi, Sungur Ağabeyler gibi Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerini hep orada gördük.

Okuyacağımız Risaleleri de sadece Mustafa Birlik ve ortağı Mehmet Uslu Ağabeyin dükkânından temin edebilirdik.

Boş vakitlerimizde de merhum Hüseyin Çağdır Ağabeyin halıcı dükkânına giderdik. Çünkü alışverişin dışında, bu dükkânda kitaplar okunur, sohbetler yapılırdı. Ahmet Feyzi Ağabey buraya sık sık uğrardı. Üstadın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’i de ilk defa bu halıcı dükkânında görmüştüm.

Mustafa Birlik Ağabeyimiz Konya’nın Beyşehir İlçesinin Eğiller Köyünde, 1932’de doğar. On bir yaşında İzmir’e gelir. İzmir’de fırsat buldukça Kestanepazarında Hacı Salih Tanrıbuyruğu’nun yanında, dinî bilgiler öğrenmeye gayret eder.

Risale-i Nurlar eline geçince, hemen gidip Salih Tanrıbuyruğu Hoca’ya, “Bu kitapları okuyayım mı?” diye sorar. O da “Oğlum oku, oku! Allah razı olsun o zâttan ki baştakiler onunla uğraşmaktan bizimle uğraşmaya vakit bulamıyorlar” der.

1950’de askere gider. İki sene süren askerliği bitince İzmir’e babasının dükkânına döner. Bir müddet sonra halasının oğlu ve aynı zamanda kayın biraderi olan Mehmet Uslu Beyle ortak bir zücaciye dükkânı açar. Hemen üç dükkân üstlerinde de Cerrahoğlu Kitabevi vardır. Sahibi Burdurlu Abdurrahman Cerrahoğlu’dur. “Ramazan ayı geliyor, hiç olmazsa bu Ramazan’da bir hatim indireyim” diye bu kitapevine Kur’an-ı Kerim almaya gider. Cerrahoğlu çok temiz bir insandır. Hiç konuşmasa bile şöyle bir bakmanızla ondan bir kısım dersler almak mümkündür. Ondan ilk defa “Üstad” ve “Bediüzzaman” ismini duyar. Abdurrahman Cerrahoğlu, Üstad Hazretlerini çok ziyaret etmiş ve Risale-i Nurları da teksir makinesi ile çoğaltmıştır.

Mustafa Birlik Ağabey, Başbakan Adnan Menderes ile irtibat kurarak İzmir Fuarı’nda bir cami yapılması için mektup yazar. 1959’da Menderes’ten cevap gelir. Menderes, “İzmir Valiliği ile temasa geç” diye telgraf çeker. Mustafa Birlik Ağabey Valiliğe gider, Vali Muavini Kâzım Beyle görüşür. Muavin kendisine “Sen mi ilgileniyorsun? Çok da gençsin!” der. Sonra “Cami için bir dernek kurun, ilk teberru benden olsun” diyerek 250 lira verir. Fakat 1960 İhtilali, bu hayırlı teşebbüsü de akim bırakır.

Mustafa Birlik Ağabey, Yeni Asırgazetesinde Prof. Dr. Kemal Karhan’ın yazdığı “Ezan Türkçe Olmalı” yazısına karşılık bir mektup göndererek, “Yanılıyorsunuz. Ezan millî değil, dinîdir. Sizin dediğiniz gibi olsa, yabancı Müslümanlar (Türkçe bilmedikleri için) bunun ne olduğunu bilmez… Ayrıca dediğiniz gibi yapılıp Ezan Türkçe olduğu zaman, siz namaz kılacak mısınız? Eğer namaz kılmayacaksanız, bizim ezanımızdan ne istiyorsunuz?” der. Bu sefer Kemal Karhan, Mustafa Ağabeye: “Bana ezan meselesinde çok mektuplar geldi. Çoğunda tabii galiz küfürler vardı. Ama tesir eden sizin mektubunuz oldu. Evet, ezan Türkçe de olsa ben namaz kılmayacağım, kılmayacaksam, karışmak da hakkım değil” diye bir yazı yazar. Bunun üzerine Mustafa Birlik Ağabey bir mektup daha yazarak, “İnsaflısınız” der.

27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra Mustafa Birlik Ağabeyi Emniyete götürürler. Orada şahit olduklarını şöyle anlatır: “Baktım Demokrat Parti il ve merkez ilçe teşkilatlarından insanlar… Menderes’e küfür etmekte yarışıyorlar. Orada görevli polislerden Mustafa Sarıbalaz diye biri daha vardı. Üstad’ı Afyon Hapishanesine götürürlerken, hapishane müdürüne gidip ‘Buraya Bediüzzaman’ı getirecekler. Köhne bir yer hazırla’ diyen adam. Bana, ‘Sen buraya hangi suçtan geldin?’ diye sordu. Ben de ‘Nurculuktan’ dedim. Tartışmaya başladık.”

Bir süre sonra askeriyeden bir binbaşı gelerek isimlerini okuduklarını tek sıra olmaya çağırır. İsimleri okunanlar askerî bir araca bindirilir. Fakat Mustafa Birlik Ağabey ismi okunanlar arasında yoktur. Komutan, “Öğrenip geleyim” der. On dakika sonra geri döner. “Sen siyasetçi değilmişsin, serbestsin” der. Eve gelir, evlatlarına siyasetin kötülüğünden bahseder. Birkaç hafta önce Adnan Menderes’in etrafında dalkavukluk yapanların, arkasından nasıl sövüp saydıklarını anlatır.

Necati adında bir cami imamı vardır. Liyakati olmadığı halde müftü vekili olur. “Dicle Kitabevine gidip geleceğim” diyerek Mustafa Birlik Ağabeyin dükkânına bir paket bırakır, ama geri gelmez. Ertesi gün polisler baskın yapıp o paketi bulurlar. Tabiî içinden Risaleler çıkar! Ama bu ajanın şaşkınlığına bakınız ki kendisine gelen paketin kâğıdını tersine çevirerek yeni bir paket yapmış. Polisler paketi açınca, onun isminin ve adresinin yazılı olduğu ortaya çıkar. Siyasî şube olan Birinci Şubenin Müdürü ve polisleri arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Paketi bulduk, ama Necati’nin…”

“Hangi Necati’nin?”

“Bizim Necati’nin?”

Birilerinin dediği gibi, “Hizmet’in devlete sızdığı yok… Devlet, Hizmet’e sızmaya çalışıyor!”

Yine Emniyet Müdürü, Mustafa Birlik’e sorar:

“Kadir İnci’yi tanır mısın?”

“Tanımam”

“Yemin eder misin?”

“Ederim”

“Allah affeder diye tanımadığına dair yemin bile edebilirsin, ama sen namuslu bir insansın. Hiç namuslu bir insan, yalan yere yemin eder mi?”

“Sayın müdürüm, siz buraya hep namusluları mı getiriyorsunuz? Beni ne sıfatla getirdiniz?”

Müdür bu cevaba çok güler. Sonra vali gelir, “Yeri, adresi belli. Serbest bırakın. Olayı da sakın matbuata (basına) sızdırmayın” der.

27 Mayıs Darbesinden sonra, askerlerin yaptırdığı anayasa oylamasında, Mustafa Birlik Ağabey, “Hayır diyelim. Hayırda hayır vardır” sloganı ile çok dolaşır. Emniyet peşinde, tevkif edecekler. İzmir’de evden eve dolaşıp akrabalarında kalır. Sonra annesinin mezarının yanında yatıp saklanır. 9 Temmuz 1961’de, anayasa oylaması olduktan sonra ortaya çıkar. 12 Temmuz’da CHP’nin il toplantısı olur. Delegeler başkana, “Mustafa Birlik denen bir adamı susturamadınız. Adam anayasa için bir slogan attı, tutturdu!” diyerek yüklenir.

O dönemde Adalet Partisinin önde gelenleri Mustafa Ağabeyin evinde toplanıp kendisini siyasete sokmak, aday yapmak ister. Mustafa Ağabey tekliflerini kabul etmez, eğer isterlerse kendi yerine Avukat Ömer Lütfi Bozcalı’yı senatör yapmalarını söyler. Neticede, 1961 yılında, Avukat Bozcalı, İzmir’den Cumhuriyet Senatosu üyeliğine seçilir ve bu görevde yedi yıl kalır.

Bir kısım Risaleleri İngilizceye tercüme ettiren Mustafa Ağabey, Amerika’ya gönderip baskısını yaptırır. Bir tanıdığı, bunlardan on tanesini Amerika’dan kendisine gönderir. Mustafa Ağabey bunlardan bir tanesini o zamanki Amerikan Başkanı Kennedy’ye gönderir. Başkandan da teşekkür mektubu gelir. Fakat mektup Emniyete takılır. Mustafa Ağabeye, “Bunları nerede bastırdınız?” diye sorarlar. O da Amerika’da basıldığını söyler, ama inanmazlar. Gelen on kitabın paketini gösterince, “Pes doğrusu!” derler. Sonra ifadesini alırken “Neden Kennedy’ye gönderdin?” diye sorarlar. O da; “Bu adam okusa Müslüman olsa, ne zararı olur; bu süper devletin Başkanı!” der. Bu sefer de “Niye başka kitap göndermedin de Risale gönderdin?” diye sorarlar. O da, “Bunları buldum, gönderdim. Siz başka kitap gönderdiniz de ben size niye Risale göndermediniz diye sordum mu?” diye cevap verir.

Mustafa Ağabey bu korkusuzluğu için şöyle derdi: “Üstad Hazretlerinin bu hususta ‘Korkmayınız!’ sözünün tesiri muhakkaktır. Herkes tarafından Risale-i Nur talebesi olarak bilinirim. Esnaflık yaptığım dönemde, öğle tatillerinde çantamı alır, Konak’a doğru bütün dükkânlara girer çıkardım. Takip edenler de arkamda olurdu. Aslında, ‘Herkese tesir etmiş’ diye onlar korkuyorlardı.

12 Mart 1971 Muhtırasında Hocaefendi ile beraber tutuklanır. 9 Kasım 1971’de ikisi birlikte tahliye olur.

Hacı Muammer Beyin kendisiyle ilgili bir hatırası da şu şekilde:

“Aydın’da liseyi bitirip İzmir’e, İktisat Fakültesine öğrenci olarak geldim. Öğrenci arkadaşların ‘evrim-devrim’ münakaşaları kafamı karıştırdı. Ben de İzmir Müftülüğüne başvurdum. O zamanki Müftü Efendi Ahmet Karakullukçu Hocamız da “Bu hususlarda sizin gibi talebelerimize, Kestane Pazarı Camiinde görev yapan vaizimiz, Fethullah Gülen Hocamız daha iyi yardımcı olur” diyerek beni ona havale etti. Böylece Hocaefendiyi tanımış oldum. Bir cuma günü Kemeraltı Camiine gitmiştim. Harun Tüylüoğlu Hoca vaaz etti ve Kur’an Kursuna yardım edilmesini istedi. Dışarıda bir sergi açıldı. Herkes 50 kuruş, bir lira atıyordu. En fazla veren 250 kuruş veriyordu. Ben 25 lira attım ve kenara geçip seyrettim. İki buçuk liranın üzerine geçen olmadı. 25 lira veren olsaydı ben 30 lira yapacaktım. Benden fazla veren yoktu. O günlerde Buca-Kaynaklarda öğrenciler için bir yaz tenezzühü yapılacaktı. Hocaefendi çok düşünceliydi. Mustafa Birlik ve Mehmet Uslu Ağabeyler sebebini sordular. Hocaefendi “Bu kadar öğrenci geldi, ne yapacağız?” dedi. “Ne kadar masraf olur” dediler. 40-50 bin arası deyince, “Biz ne güne duruyoruz. Gerekirse dükkânı satar biz karşılarız. Siz ilim okutmaya bakın. Böyle şeyler bizim işimiz olsun” dediler. Orta halli bu insanların fedakârlığını görünce, verdiğim 25 lirayı düşündüm.”

Muhterem Mustafa Ağabeyimiz 25 Eylül 2012 tarihinde ruhunun ufkuna yürüdü. Cenab-ı Hak rahmet eylesin ve hizmetlerinden razı olsun.