İfadenin Beyanı

 

İnsanlığın dünyevi kemaline yolculuğu olan medeniyetin müteharrik gücü, sürekli yenilenen ve geliştirilen fikirlerdir. Fikirler de ancak hür münazara, müzakere ve muhakeme ortamlarında boy atıp gelişebilir. O halde, ifade hürriyeti insanlık için hayatî önemi hâizdir.

İfade hürriyetinin felsefî temelleri konusunda farklı görüşler mevcuttur. İlahî hukuka dayanan tabii hukuk görüşü, seküler insan tabiatı yaklaşımı, insan tabiatından ve ihtiyaçlarından bağımsız olarak hakikatin ortaya çıkması veya demokrasinin işleyebilmesi için bir vasıta olması bakımından faydacı görüş, insanı başlı başına bir değer olarak görüp ‘insan onuru’ anlayışıyla izah eden görüş, bu meyanda zikredilebilir.[1]

İfade kavramı hakkında, belki hepsinin isabetli kısımlarını mezceden, efradını cami, ağyarını mâni tarif şudur: “Kudret Kalemi’nin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası beyan(dır)… İnsan beyanla Allah’a (celle celâluhu) muhatap olmuş ve beyan vasıtasıyla O’na hitap edebilmiştir… Düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar beyan(dır)… Halife unvanıyla varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı beyan, kalemi beyan, kılıcı beyan ve saltanatının kaideleri de beyandır.”[2]

Hukuk terminolojisi ve fıkıh ıstılahı bakımından ifade hürriyetini, ‘insanların hariçteki bilgi ve kanaatlere serbestçe ulaşıp edinebilmesi, bunları akıl ve muhakemesiyle değerlendirip kendine özgü kanaat ve fikir sahibi olması, sonra da edindiği kanaat ve fikirleri iletişim vasıtalarıyla dış dünyaya özgürce aktarabilmesidir’ şeklinde tanımlayabiliriz.

İfade hürriyeti, insan hak ve hürriyetleri arasında, yaşam ve güvenlik haklarından sonra en ön sıralardadır. Bunun gerekçesi açıktır: Her şeyden önce eşya ve hadiseleri anlamak, algılamak, yorumlamak, bunlar hakkında fikir sahibi olmak ve bu fikirleri başkalarına aktarabilmek ifade hürriyeti ile mümkündür. Keza hak ve hürriyetleri talep etmek, savunmak, takipçisi olmak ifade hürriyetine bağlıdır. Bu yönüyle, kendisi dâhil, bütün hak ve özgürlükler aslında ifade hürriyetinin havzından beslenerek hayatlarını idâme ettirmektedir.

Batıda Toplum Hayatı Bakımından İfade Hürriyetinin Vasfı ve Mahiyeti

Başlangıçtan bugüne değin, insanların toplu şekilde huzur ve barış içinde bir arada yaşayabilmeleri ve toplumların idaresi adına geliştirilen en iyi seçeneğin ‘demokratik toplum düzeni’ olduğu söylenebilir. En azından daha iyisi geliştirilene kadar böyledir. Demokrasiden geriye dönülmeyecek, daima ileriye gidilecektir. Bu açıdan da ifade hürriyeti, demokratik toplum düzeninde kurucu unsurdur.[3]Diğer bir deyişle, olmazsa olmazıdır. Aynı zamanda diğer hak ve özgürlükler bakımından da merkezi bir role sahiptir.[4]Kişiler ve toplum ancak ifade hürriyeti sayesinde kendilerini gerçekleştirebilir ve geliştirebilir.

İlk insan Hazreti Adem’in (aleyhisselam) gündelik hayatı, kullandığı aletler, eşya ve tabiata müdahalesi, bunlardan istifade imkân ve araçları ile bugün bizlerin imkânlarımızı, araçlarımızı ve seçeneklerimizi düşündüğümüzde, bunu bariz bir şekilde görmekteyiz.

Bugün demokrasiyi en üst seviyede temsil eden Batı toplumlarında ifade hürriyetine ayrı bir önem verilmektedir. Bu konu âdeta toplumun iffeti ve namusu bilinmekte, dokunulmasına asla müsaade edilmemektedir. Mantığı, temeli ve gerekçesi de gayet açıktır. İnsan hem kendisi hem de mensubu olduğu toplum veya topluluk hakkında verilecek kararlarda söz sahibi olmalıdır. Bunun için öncelikle bilgi sahibi olmalı, sonra topladığı bilgileri özgür bir ortamda değerlendirip en iyi kanaat ve fikri üretebilmeli ve en sonunda bunları diğer insanlarla paylaşıp karar alma mekanizmasına dâhil olabilmelidir. Özellikle son üç asra baktığımızda, yeryüzünde kaynakları ve madenleri tasarruf etme, devletlerarası muvazene unsuru olma, toplumları sevk ve idare etme gibi konularda Batı başat rol oynamaktadır. Bu da bize ifade hürriyetinin ne denli değerli olduğunu göstermektedir.

Bizim Dünyamızda İfade Hürriyeti ve Toplum

Esasında ifade hürriyeti ve benzeri değerler, Batı’dan yüzyıllar, hatta bin yıl öncesinde, bizim yitik hazinelerimiz arasında zaten vardı. Kıymetini bilemedik. Müslümanlıkta istişareye verilen değer, hakkın hatırının bütün hatırlardan âli tutulması, herkesin fikrine önem verilmesi ama gıybete asla müsaade edilmemesi, kamuda görev alanların hesap vermesi ve şeffaf olmaları gibi kavramlar zaten toplumun içinde vardı ve yaşıyordu. Hatta bunlar fıkıh, kelam gibi sahaların erbabı tarafından müesseseleştirilmişti.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) hilafet görevine başlarken halka hitap etmiş, “Ey insanlar! Eğer iyi işler yaparsam beni destekleyin; yok eğrilirsem o zaman da beni doğrultun” demişti. Keza, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) halife seçildiği gün, “Ey insanlar! Ben haktan ve adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuş, cemaatin içindeki sade vatandaşlardan birinden, “Şayet eğrilir ve haktan inhiraf edersen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” cevabını alınca da Allah’a şükretmişti.[5]Demek ki, Batı’nın bin yıldan fazla süren Orta Çağ karanlıklarının ardından Rönesans ve Reform dönemiyle ancak ulaşabildiği değerlere aslında bizler en başta sahiptik.

İfade hürriyeti, toplumun en tabanındaki fertlerin dahi, halkı ilgilendiren konularda yönetim işlerine iştiraki, kadınların söz hakkı gibi konularda bir başka çarpıcı misali, yine ilk başlardan, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) döneminden verelim. Halife, yani devlet başkanı, hutbede halka hitap ederken, evlenmelerin zorlaştırılmaması için mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğinden bahseder. Bunun üzerine dinleyiciler arasında bulunan yaşlı bir kadın, minberdeki Halife’ye hitaben “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdar olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de kantar kantar verilebileceği buyuruluyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir” demiş ve devlet başkanının içtihadına itiraz etmişti. Hazreti Ömer’se (radıyallahu anh) kızmak veya tepki göstermek bir yana, toplum huzurunda minberde kendini kınamıştı.[6]

Burada, toplumun hem tabanı hem de tavanıyla, şimdilerde ‘demokratik toplum düzeni’ kavramıyla ifade ettiğimiz değerler manzumesini, ne denli benimsediklerine dikkat çekmemiz gerekir. Halkın içinden, hiçbir unvanı, koruyucu vasfı, ayırt edici özelliği, resmi sıfatı olmayan, alelade bir vatandaş, ciddi ve resmi bir merasim sırasında bile devlet başkanının konuşmasını kesip itiraz edebilmektedir. Bunu yaparken de neyle karşılaşacağına dair herhangi bir tereddüt, şüphe duymamakta; fikrini söylemekten asla çekinmemekte, konuşmak için hiçbir endişe taşımamaktadır. Korumalar, resmi görevliler veya fanatik taraftarlar tarafından engellenme, perdelenme, üzerine çullanma, ağzının kapatılması, karakola götürme, ters veya düz kelepçe gibi uygulamalar akıllara bile gelmemektedir. İşin tavana bakan yönüyle de devlet başkanı, resmi hitabın ortasında gelen bu sürpriz çıkışa karşılık asla kızmamakta, olumsuz herhangi bir tavır sergilememekte; tam aksine büyük bir olgunlukla bunu karşılamakta, üstelik yine halkın huzurunda açıkça özeleştiri yapmakta ve kendini kınamaktadır.

İşte medeniyetin inşa ve ikamesi sırasında en iyi hasılatın üretilmesi veya en mükemmel sonuca ulaşmanın sırrı da tam olarak burada gizlidir.

Hatta ‘Bizim Dünyamız’da toplumun temel dinamiklerinin, demokratik toplum düzeninden daha ileride, daha sağlıklı ve daha muhkem olduğu söylenebilir. Zira Bizim Dünyamızda insanların kalbî ve ruhî hayata yönlendirilmesi asıldır. Yani ıslah, inşa ve ikame; insandan başlar ve insanda biter. “Bazılarının her şeyi, içtimaî yapının değiştirilip dönüştürülmesine, dönüştürülüp yeni kalıplara ifrağ edilmesine bağladığı bir dönemde, böyle bir yaklaşım fevkalâde önemlidir. Zira diğer mülahazada muhtemel bir kısım vuruşmaların, sürtüşmelerin, ayrışmaların bahis mevzuu olmasına karşılık, böyle bir yönelişte her zaman, anlaşmalar, uzlaşmalar ve dayanışmalar söz konusudur.”[7]

Mukayese veya Sonuç

Gerçekten de demokratik toplum düzeni, itiraz etme, muhalif olma, sesini yükseltme, karşı koyma, sokakta toplantı ve gösteri yapma, protesto, hatta en sonunda eylem yapma kavramları üzerine kurgulanmıştır. Oysaki Bizim Dünyamızda, yukarıda verilen örneklerde görüldüğü gibi, harareti arttırıcı bu tür metotlara gerek kalmadan da aynı sonuca ulaşmak mümkündür. Bunu münazara ile tartışma kavramları arasındaki farktan, bunların toplumda ve gündelik hayattaki görünüm şekillerinden de anlayabiliriz.[8]

Esasında kâinat, insan ve hayat kavramlarının hakikatini kalbinde idrak eden, dolayısıyla hür olan, hür düşünebilen ve hür düşüncenin mahsulü fikirlerini özgürce ifade edebilen kişi kendini sürekli geliştirecek ve yenileyecektir. Bu keyfiyet aynı zamanda yeryüzü mirasçılarının bir vasfıdır.[9]Bu safhada ayrıca İslam’ın, insanın nefsi ile savaşını büyük cihat, devletlerarası savaşı ise küçük cihat olarak görmesini ve kabulünü de nazara almak gerekiyor.[10]Böylece hür insanlardan müteşekkil toplumda, kamuyu ilgilendiren bütün meseleler üç yüz altmış derecelik bir açıyla derinlemesine münazaraya tabi tutulacak, insanlığın mükemmelliğe yolculuk macerasında hep ulvî neticeler hâsıl olacak ve medeniyet bitevî kemal istikametinde seyredecektir.

 

Dipnotlar

[1]Şahin, Kemal. İnsan Hakları ve Özgürlük Boyutuyla İfade Özgürlüğü Gerekçeleri ve Sınırları, İstanbul, On İki Levha Yayıncılık A. Ş., 2009, s. 6 ve devamı.

[2]Gülen, M. Fethullah. Beyan. İstanbul, Nil Yayınları, 2011, s. 19 ve devamı.

[3]Doğru, Osman; Nalbant, Atilla, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, 1. Baskı, Avrupa Konseyi, Yargıtay Başkanlığı, Ankara, 2012, s. 241 ve devamı. Bingöllü Kılcı, Menveş; Karan, Ulaş (Tercümanlar), O’Boyle, Michael, Bates Buckley, Carla, Harris David, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Türkçe Birinci Baskı, Avrupa Konseyi, Program Ofisi, Ankara, 2009 (Tercüme: 2013), s.  501 ve devamı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Handyside – İngiltere, Başvuru No (BN): 5493/72, Karar Tarihi  (KT): 07/12/1976; Lingens – Avusturya, BN: 9815/82, KT: 08/07/1986; Şener – Türkiye, BN: 22680/95, KT:  18/07/2000; Maronek – Slovakya, BN: 32686/96, KT: 19/04/2001; Oberschlıck – Avusturya, BN: 20834/92, KT:  01/07/1997; Albayrak – Türkiye, BN: 38406/97, KT: 31/01/2008; Dink – Türkiye, BN: 2668/07, 6102/08,  30079/08, 7072/09, 7124/09, KT: 14/09/2010; Perinççek – İsviçre, BN: 27510/08, KT: 15/10/2015 ve diğerleri.

[4]Macovei, Monica, İfade Özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi’nin Uygulanmasına

 İlişkin Kılavuz, İnsan Hakları El Kitapları No: 2, s. 7 ve devamı.

[5]Gülen, M. Fethullah, Vuslat Muştusu– Kırık Testi 8, “Siz Kendinizi Değiştirmedikçe”, Nil Yayınları, İstanbul,

2011,s. 250.

[6]Gülen, M. Fethullah, Ölümsüzlük İksiri– Kırık Testi 7, “Alan Mahkûmu ve Hak Mahrumu Kadınlar”, Nil

Yayınları, İstanbul 2011, s. 56.

[7]Gülen, M. Fethullah, Kalbin Solukları, “Hakka Adanmış Ruhlar”, Nil Yayınları, İstanbul, 2010, s. 163.

[8]Gülen, M. Fethullah, Kalbin Solukları, “Münazara ve Diyalektik”, Nil Yayınları, İstanbul, 2010, s. 133 ve

Devamı.

[9]Gülen, M. Fethullah, Ruhumuzun Heykelini Dikerken-1, “Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken”, Nil

Yayınları, İstanbul, 2011, s. 40 ve devamı.

[10]Gülen, M. Fethullah, İlâ-yı Kelîmetullah veya Cihad, Nil Yayınları, İstanbul. Kurucan, Ahmet, İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Erzurum, 2006, s. 93 ve devamı. acikarsiv.atauni.edu.tr/browse/394/474.pdf