Şeytan ta baştan bu yana nefs-i emmâreyi kullanarak pek çok kimseyi mesâvî-i ahlak, mûbikat veya Hazreti Gazzâlî ifadesiyle mühlikât diyebileceğimiz kin, nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret hissi, makam tutkusu, acil olan dünyevî zevk u safayı bilerek uhrevî hayata tercih etme zaafı… türünden şeylere sürüklemektedir ki bunların hemen hepsi tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyet yanılgısından kaynaklanmaktadır. Bu çeşit mülahazalarla şeytan ve nefis kendi oyunlarını oynayarak ukbâ düşüncesini husûfa uğratmakta ve gelip geçici muvakkat dünyayı tabulaştırmaktadır. Oysaki o bugün var, yarın yok, fâni ve zâil dinlenme alanı gibi bir şeydir.

Ne hoş buyurur Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ): مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا– Dünyada benim halim, bineğiyle kısa süreliğine bir ağaç altında dinlenip az sonra da çekip giden bir yolcunun haline benzer.”[1]Dünyaya O’nun bu engin ufkundan bakan pek çok kalb ve ruh insanı hep aynı şeyleri terennüm etmişlerdir. İşte onlardan biri olan Muhammed Lütfi Efendi’nin,

“Bu dert meyhanesinde kimi gördün şadumân olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette beladan kim eman bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır gözü gördüğünü hep yer,

Ne şah u ne geda bunda ne bir fert payidar olmuş.

Nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar,

Nice Hüsrev gibi hanlar bütün bu deryaya dalmış!

sözleri, bu dünyayı, nefis ve hevayı ürkütecek şekilde resmedip; esmâ-i ilâhiyenin meclâsı, âhiretin mezrası olma dışında, kendine ve hevesat-ı insaniyeye bakan yönüyle onun, bir sinek kanadı kıymetinde olmadığını çok güzel vurgular. Bu mülahazayı Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri de şu mısralarıyla dillendirir:

“Bu dünya iki kapılı bir handır,

Bunda konan göçer, konuk eylenmez.”

Bütün bunlar, Nebîler Sultanı’nın dünya ile alakalı düşünce ve beyanının şerhi mahiyetindedir; şeytan sinyallerinin nefis ve hevâyı harekete geçirerek muvakkate ebediyet renk ve deseni vermesiyle sâir filmenâm (uyur-gezer) haline gelmişleri uyarma adına söylenmiş zebercet ifadelerdendir. Çok kimse, dünyaperestlik duygusuyla nefis ve heva akıntısına yelken açıp saray-villa, altın-gümüş, dolar-dinar hülyalarıyla oturup kalktılar; onlara sahip olma hırsıyla cinayetler işlediler, zulümler irtikâp ettiler; kan döktü, kan içti, kanlı katiller gibi yaşadılar; öbür âlem düşünce ve mülahazalarını, ukbâ fikrini kararttılar; Şemsü’s-Şümûs’a arkalarını dönüp gölgelerine takıldı ve şeytanın azat kabul etmez bendeleri haline geldiler.

Evet, şeytanın dürtüleriyle nefis ve heva bu tür argümanları kullanarak pek çok şuur-zedeyi, mesâvî-i ahlak diyeceğimiz levsiyat içine çekti; كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ –Hayvan gibi, hatta ondan daha sapkın”(A’raf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/44) derekesinedüşürdü ve öteleri kaybettirmenin yanında dünyevî itibar ve şereflerini de pâyimâl eyledi. İmanını islâmla, islâmiyetiniihsan şuuruyla ve bütün bunları marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likaullah ile derinleştirememiş kimseler için böyle bir sû-i akıbet kaçınılmaz gibidir.

Böyle bir akıbete maruz kalmamak, nefis ve heva girdabına kapılmamak için mü’min sürekli Allah’a sığınmalı, O’nun hikmetine râm olmalı, sabah-akşam dua, niyaz ve tazarru ile O’nun kapısının eşiğine baş koymalı ve peygamberler güzergâhından ayrılmamaya çalışmalıdır. Dahası bütün bunları tabiatının bir derinliği haline getirmelidir ki, nefis, heva ve şeytanın oyuncağı olmasın ve “Ben Hakk’a kul oldum, kul oldum, başkalarına kul olmaktan kurtuldum.”(Mevlânâ) deme ufkuna yükselebilsin. Yükselsin de zulmet-i nefsâniyeden sıyrılarak, latîfe-i rabbâniyenin ve ruhun nurâniyetiyle yepyeni bir dirilişe erebilsin ve buradaki böyle bir diriliş ötedeki nûrâniyetli “ba’s-ü ba’del-mevt”in vesilesi olsun.

Ehlullahtan bazıları, terbiye ve tezkiye görmemiş nefsi kömüre benzetmişlerdir. O, kendi tabiatıyla kaldığı takdirde hep bir is-pas unsuru olmaya devam edecek ve ne kadar yıkanırsa yıkansın yine kömür yine kömür kalacaktır. Ama o, ateşe konduğunda köz kesilecek ve fonksiyonel bir hal alacaktır; ısıtacak, bir şeyler pişirecek ve özüne rağmen kirleri gideren bir unsur olma durumuna yükselecektir. Tıpkı bunun gibi, nefs-i emmâre de iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve iştiyak-ı likaullah ateşine atıldığında “levvâme” gümüşüne dönecek; daha bir azm u ikdamla “mutmainne” altını halini alacak; bu atılımlarını sürdürdüğü takdirde “rıza” kevserleri içecek ve konumunu koruduğu sürece de ötelerden gelen teveccüh tayflarıyla hep mest ü mahmur yaşayacaktır.

Evet, insan, nefsî arzulardan uzak durduğu ve şeytanî vesveselere kapalı kaldığı sürece Allah’a yakınlığını koruyacak; dünya adına arkasında olduğu hususların hem de ukbâ desenli ve nurânîhalleriyle kat katını bulacak ve Cennet’e girmeden Cennet zevk u safasını duyacaktır. Aksine, ömürlerini nefis ve heva güdümünde geçiren mücahede ve mücadele-zedeler, kendilerini kontrolden uzak yaşayacak, seyyiat ve mesâvîlerini görmeyecek, başkalarının kusurlarını araştırmada ömür tüketecek, onlar hakkında su-i zanlara, gıybetlere, ayıplamalara girecek ve bir türlü düşünce kirlenmelerinden sıyrılamayacaklardır.

Aslında, ömrünü iç murakabelerle geçirenler, sürekli kendileriyle yüzleşip eksik ve gediklerini görebilenler, en küçük olumsuz hallerini gözlerinde büyütenler, büyütüp değişik arınma kurnalarına koşanlar her zaman kendilerini sorgular ve “Ey nefsim nerede duruyorsun? Durduğun yer, durman icap eden yer mi?.. Hakk’a teveccühlerin ne seviyede? Ne kadar yiyor, ne kadar içiyor, ne kadar uyuyor ve ne kadar gafletten uzak bulunuyorsun? Bana öyle geliyor ki ey nefsim, sen ‘Ya mahşer!’ deyip kendini gaflete salmışsın! Galiba İsrafil’in suruna kalmış uyanıp kendine gelmen!..” gibi sözlerle onu mütemadiyen hesaba çekerler. Onlar, her zaman kendilerini sorgulamaktadırlar ve nefis, latîfe-i rabbâniyenin emirber neferi haline geleceği ana kadar da elleri hep nefislerinin yakasındadır. Mercekleri kendi iç dünyaları üzerinde uyûn-i sâhire vaziyetinde, her dem iç âlemlerini rasat etmekten geri durmamakta ve şeytan sinyallerine geçit vermemektedirler.

[1]Tirmizî, zühd44.