Geçmiş yıllarda insanlar, kanser hastalığının adını veya ilk teşhise ait laboratuvar bilgilerini duyduğunda ciddi bir yıkım yaşar, bir taraftan tedaviye yönelik çareler ararken, diğer taraftan da imanı ve kader inancı çerçevesinde teselli ve destek bulmaya çalışırdı. Kamuoyundaki genel anlayış da bu korkunç hastalık karşısında başlangıçta tamamen çaresiz olduğumuz ve kesin olarak ölüme doğru yaklaşıldığı şeklindeydi.

Zaman içerisinde kanser hastalığının tedavisi konusunda ciddi gelişmeler oldu. Peygamber Efendimiz’in “Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz”(Ebu Davud, Tıb 11) şeklindeki beyanınıkendimize rehberedinirsek ümitsizliğe kapılmaya da gerek yok.

Son beş yılda, dünyadaki neredeyse bütün kanser uzmanları (onkologlar) ve araştırmacılar tarafından kabul edilen yaygın teoriye göre, kanser genetik bir hastalıktır. “Somatik mutasyon teorisi” (SMT) olarak isimlendirilen bu anlayışın dayandığı temel düşünce, hücre içinde meydana gelen mutasyonların, o hücrenin kansere dönüşmesine sebep olduğudur. Fakat bir hücrenin kanserleşmesi için çok sayıda mutasyonun aynı hücre içinde meydana gelmesi gerekir. Diğer bir tabirle, normal bir hücrenin kanserleşmesi için tek bir mutasyon nadiren yeterli olabilir. Meselâ, normal bir meme hücresinin büyümesine tek bir mutasyon sebep olabilir fakat bunun kanser olduğu mânâsına gelmez. Kanser olması için önce Allah’ın Hafîz isminin tecellilerinden biri olan, birer komando gibi güçlü bağışıklık sistemi hücrelerinin kontrolünden kaçabilmesi, beslenmesi için yeni kan damarlarının büyümesini sağlayacak ilave mutasyonlara ve hayatını sürdürecek daha başka mutasyonlara ihtiyaç duyar. Bu yüzden, kanserin ciddi bir problem olması için çoklu mutasyonların peş peşe aynı hücrede oluşması gerekir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere Somatik Mutasyon Teorisi’ne göre, kanser bir hücrenin DNA programında birikmiş çok sayıdaki mutasyon sebebiyle ortaya çıkmaktadır.

Hangi Mutasyon Kanserleştirir?

Vücudumuzda 210’dan fazla özel hücre tipi vardır. Her bir hücre tipinin bölünme ve büyüme hızı farklıdır. Bir epidermis (üst deri) hücresi ile bir kıkırdak, kemik, kan veya kas hücresi aynı hızda büyümez. Kanser hücresi ise hepsinden hızlı büyür. Dolayısıyla kanser, hücre çoğalmasını ve büyümesini kontrol eden genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanmaktadır.

Fakat kanserle ilgili bu teorinin dışında, merkeze alınan faktörlerin dikkat çekiciliğine göre daha başka paradigmalar da vardır. Meselâ, bazı otoriteler yanlış beslenme ve obezite (şişmanlık) gibi bir faktörü öne çıkararak, her şeyi kalori miktarına bağlama eğiliminde olabilmekte, diğer bir grup onkolog, kimyevî maddelerin tetikleyeceği süreçleri daha çok öne çıkarma düşüncesi taşımakta, başka bir araştırma grubu ise kişinin ebeveyninden gelen genetik bilgilerde bazı unsurların kanseri teşvik edebileceğine dikkatleri çekmektedir.

Dolayısıyla, kanseri genetik ve moleküler seviyede anlamakta büyük ilerlemeler kaydedilmiş olsa da bazı lösemi (kan kanseri) türleri gibi birkaç istisna dışında kesin tedaviye yönelik iyi haberler maalesef henüz çok az sayıdadır. Bununla beraber erken teşhislerde meme kanseri başta olmak üzere bazı kanserlerde neredeyse tamamen iyileşme veya ölümü geciktirme mümkün görülmektedir.

Kanserin aileden gelen genetik özelliklerle ne kadar tetiklendiği konusunu araştırmak için yürütülen “Kanser Genom Projesi” ile hücrenin kanserleşmesinin genetik bir temeli olup olmadığı hakkında çok geniş dağılımlı ölçümler ve takipler yapıldığında aslında, genetik faktörlerin nispeten önemsiz olduğu açıkça görülmektedir. Fakat tamamen de alâkasız olmayıp risk artışında belli bir nispette rolü olduğu da görülmektedir

Genetik olarak kansere yatkınlığın olup olmadığına dair en dikkat çekici çalışmalar tek yumurta ikizleri üzerinde yapılmaktadır. Çünkü tek yumurta ikizleri birebir aynı genleri paylaşırlar. Bu ikiz kardeşler genellikle aynı çevrede yetişebildikleri gibi bazen farklı çevre ve ortamlarda da yaşamak mecburiyetinde kalabilirler. Değişik yaşlarda birbirinden ayrılmış veya daima beraber yaşamış tek yumurta ikizleri üzerindeki çalışmalarlameme, kalın bağırsak, prostat gibi yaygın kanserlerin gelişiminde genetik faktörlerin ne kadar önemli olduğu hakkında bazı fikirler elde edilmiştir. İsveç, Danimarka ve Finlandiya’da, 44.788 ikizden elde edilen veriler incelenmiş ve kansere sebep olan faktörler; genetik, aynı çevrede yaşamak (mesela pasif sigara içiciliği, benzer diyetler) ve farklı şartlara maruz kalmak (riskli mesleklerde çalışmak, viral enfeksiyonlar) şeklinde tespit edilmiştir.

Kanser oluşumunda genetik risk, ağırlıklı bir çoğunluk teşkil etmez. Hatta meme kanserinden ölümlerde bile genellikle suçlanan BRCA1 geninin ağırlığının sadece % 27’lik bir risk teşkil ettiği görülmüştür. Genetik yatkınlığın kansere sebep olmada risk nispeti aslında bütün kanserler için geçerli olup çoğu kanser için sadece % 20–30’dur. Bu durumda çevreye bağlı risk faktörleri, bütün kanser vakalarında risklerin ağırlığını teşkil etmektedir.

Bu kanaatin oluşmasına, muhacirler üzerinden yapılan çalışmalar sebep olmuştur. Hawaii’deki bir Japon kadınında meme kanseri riski, Japonya’daki bir Japon kadınınkinden daha yüksektir. Açıkça görülmektedir ki genetik yapı aynı olmakla beraber, çevrenin farklı oluşu, kanserde ağırlıklı unsurdur.

2004 yılında, New England Journal of Medicinedergisinde yayımlanan, Harvard’dan Dr. Willett’in Japonya’da meme kanseri sıklığının artmasına dikkat çeken makalesine göre, 1946’dan 1970’e kadar meme kanseri artış yoğunluğu iki kattan fazladır. Bazıları bu duruma atom bombasının sebep olduğunu söylese de buradaki ilgi çekici husus, bombanın üzerinden 80 sene geçmesine rağmen kanserin Japon kadınlarında belli bir hızda değil de niçin sürekli olarak yükselen bir hızda arttığıdır. Bu durumda çevrenin başka bir unsuru olan beslenme durumu da gündeme gelmektedir.

Bu konuda tespit edilen yaygın bir faktör, vücudun büyümesiyle ilgili ve benzeri hormonların (meselâ insülin gibi) ciddi bir ağırlık gösterdiğidir. Vücut büyümesini ve ağırlık artışını tetikleyen hormonların seviyesi yükseldikçe, kanserin ortaya çıkış riskinin de arttığı görülmektedir. Vücudun hızlı büyümesi, aynı zamanda meme kanseri gibi oluşumların da büyümesini artırmaktadır. Ahlaksızlığın yaygınlaşması genç kızlarda erken yaşlarda hormon patlamasına ve hızlı büyümeye sebep olmakta, bu durum da meme kanserinde büyük bir risk meydana getirmektedir. Elbette, benzer riskler, farklı kanser türlerinde, genç erkekler için de geçerlidir.

Büyüme hızındaki artış sadece kanser sebebi olmayıp başka arızalarda da kendini göstermektedir. Bu konuda tespit edilen yeni bir bilgiye göre, bir görme kusuru olan Miyopi’nin hızlı artışı da aynı sebeptendir. Hong Kong, Singapur, Tayvan ve Güney Kore gibi Doğu Asya ülkelerinde son 50 yıl içinde çok hızlı bir miyopluk artışı görülmüştür. Göz küresinin yatay ekseninin hafif bir şekilde uzamasının sebep olduğu bu durumdan dolayı, nesnelerden gelen ışık, retina üzerinde odaklanması gerekirken daha erken kırılmakta ve retinaya ulaşmamaktadır (3. Şekil).

  1. Şekil:Doğu Asya ülkelerinde Miyopi kusurunun yıllara göre artışı

Gıdalardaki hormonlar sebebiyle çocuklarda boy ve vücut büyümesiyle birlikte göz bebekleri de hızlı büyüdüğü için düzgün görüş için gerekli odak uzunluğu, gözün ön bölgesine gelmekte ve miyopluk ortaya çıkmaktadır.  Nitekim geçtiğimiz son birkaç on yılda miyopi vakalarının sayısında büyük bir artış görülmüştür. Etrafınıza dikkatle bakarsanız, geçmişe göre ne kadar çok çocuğun gözlüklü olduğunu görürsünüz. Kısacası bu durum, bir nesil içinde gerçekleştiği için, genetik değildir.

Bu gözlemlere ve ölçümlere rağmen, aslında cevap hakkında kesin olarak konuşmak için henüz erkendir, fakat insülin de dâhil olmak üzere aşırı büyüme faktörlerinin burada büyük bir rol oynayabileceğinden şüphelenilmektedir. Genel olarak çok fazla büyümenin her zaman iyi olmadığını, insanların daha uzun olmakla beraber, aynı zamanda daha fazla miyop ve meme kanseri olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda çevre çok büyük risk faktörü olup genetikten daha baskındır.

Oxford Üniversitesi’nden Sir Richard Doll ve Sir Richard Peto, 1981 yılı başlarında, gözlemlerine dayanarak, kanserin sebeplerinin %30’unun sigaraya, %35’inin ise beslenmeye bağlı olduğunu ileri sürdüler. 2015 yılında bu çalışmaya tekrar atıfta bulunanaraştırmacılar, bu tahminlerinin 35 yıldır doğrulandığını öne sürmüşlerdir.  ABD Kongresi’nin sağlıkla ilgili bir ofisi tarafından çoğunlukla asbest gibi maddelere maruz kalanların meslekî risklerinin ele alındığı rapora göre, sigara en önemli risk faktörü ve hemen arkasından, % 30’la beslenme gelmektedir. Ancak beslenme şartlarındaki ve kalitesindeki değişikliğin hangi unsurlarının kanser riskini artırdığı, araştırmacılar tarafından henüz belirlenmemiştir. Çevreye ait diğer önemli risk faktörleri asbest, egzoz gazlarının da bulaştığı toz ve radyasyon dâhil olmak üzere %20 nispetinde meslekî şartlara bağlıydı. Bunun dışında bakteri(H. pylori)ve virüslere (Human Papilloma Virüsü, Hepatit B ve C, Epstein Barr Virüsü)bağlı enfeksiyon, %10 nispetindeydi.

Genetik ile beraber sayılabilecek diğer kötü faktörler ise kanser riskinde ancak %5’lik bir yer tutmaktadır (3. Şekil). Bu durumda kanser riskinin %90’ından fazlası, meslek seçiminde dikkatli olarak, beslenmeye özen göstererek, sigara kullanmayarak önlenebilecek faktörler olup Amerikalıların seneler boyunca suçladıkları genetik cebrîliğin ve bu durumda hiçbir şey yapılamayacağı düşüncesinin yanlış olduğu görülmektedir.

Genetiğimizle oynamak ve düzeltmeye kalkışmak şu an için mümkün olmadığından ve bu risk çok düşük olduğundan en önemli gayret sırasıyla beslenme ve diğer çevre faktörlerini düzeltme üzerine olmalıdır. Çevreden kaynaklanan bu şartlar düzeltilirse, hücreleri mutasyona uğratacak ve immün sistemi zaafa uğratacak önemli faktörler saf dışı bırakılmış olacaktır.

Mutasyonla ortaya çıkmış kanserleşme yolundaki bir hücre, Allah’ın izniyle sağlıklı çalışan güçlü bir immün sistemden kaçıp tümör haline gelemez. Fakat immün sistemi zaafa uğratan en büyük faktörlerin başında, stres ve nefisten kaynaklanan diğer manevî problemler gelmektedir.