İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Bu büyük ölçüde doğru, fakat insanlarla sağlıklı bir iletişimde, varış yolu üstündeki istasyonlar gibi geçilmesi gereken 10 merhale var. Her merhalede kısaca durup durum değerlendirmesi yapmak gerekir.

Ne düşündüm? Ne demek istedim? Ne dediğimi sanıyorum? Ne dedim? Muhatabım benden ne işitmek istedi? Ne işittiğini sandı? Ne işitti? İşittiğinden ne anlamak istedi? Dediğimden ne anladığını sandı? Fiilen ne anladı?[i]

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın raporunu okurken, bu ihtimalleri sorgulayarak değerlendirme yapmak oldukça önemli. Hatip ne diyor? Onu kendine göre söyletmek isteyen ne çıkarıyor? Meşhur Farsça beytin tam yeri: “Men çe gûyem, tenburem çe zened?” (Ben hangi havadayım, tamburum ne havada? Benim söylediğim nerede, karşımdakinin anladığı nerede?)

50 yıldan fazla bir zamandan beri konuşan, ülkemizin her tarafında konuştukları, yazdıkları izlenen muhterem Fethullah Gülen’in dedikleri pekiyi anlaşılmış olduktan sonra, faşist bir yönetimin propagandasıyla sun’i bir ortam meydana getirildi. “Biz elli senedir işitme, görme ve anlama engellisiymişiz. Şimdi seni yeniden dinlemek ve duymak istediğimiz bir takım yanlışlarını bulmak istiyoruz” vesvesesi üflendi. Evet, bu rapor hadisesi bundan ibarettir. İslam’a bağlılığı gün gibi aşikâr bir zatı İslam dışı göstermek kolay olmadığından, hazırlatılan rapor tutarsız söz yığınından ibaret olmuştur. Bu metni Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırlama ihtimali bence oldukça zayıftır. Zira onlar yeterince tanıdıkları bu zatta İslam dışı fikirleri bulmanın pek kolay olmadığını bildiklerinden, yeni yetme birkaç raportöre verilen talimatla alelacele hazırlatılmış ve siyasi otoritenin emri ile imzalatılmıştır.

Böyle olunca, girişte sunduğum 10 merhaleden beşinci ihtimal devreye girmiş ve muhatap, söyleneni değil de bulmak istediklerini yazmış. Önyargı ile İslam, ilim ve takva beldesinin kapısı Hz. Ali radıyallahu anhı, hakem kabul ettiğinden dolayı mahkûm eden Haricî kafa: “Kur’an, ‘Allah’tan başka Hakem aramak olmaz’ diyor (En’âm, 6/114). Sen ise ona muhalif davrandın” dediler. O: “Bu, yanlış maksat için kullanılan doğru bir söz! Dediğiniz doğru, Allah’tan başka gerçek Hakem olmaz. Fakat O, hükmünü Kur’an’da bildirdi. Kur’an bir kitap olarak kendisi bu hükmü uygulayamaz. Onu insanlardan birinin uygulaması gerekir. Benim yaptığım da bundan ibaret” dedi.[ii]Fakat ne çare, Haricî kafa düşünmedi. Dinden çıktı diye Hz. Ali gibi, Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) övgülerine mazhar olmuş pek büyük bir ilim ve takva âbidesini katletti. Onu vuran zalim kılıç, maalesef günümüze kadar da kınına girmedi. Hâlbuki o hazret, kendisine kılıç çekenler hakkında mürted dememiş, “Bize karşı çıkan din kardeşlerimiz” demişti. Müslümanlığına delil olan biri hakkında “İslam dışına çıktı” demenin vebalini iyi bilirdi.

Bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri ve Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın hadis-i şeriflerini değerlendiren fukaha-i kiram: “Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür olmadığına olursa, küfürde olmamak suretiyle fetva vermek gerekir” diye hükmetmişlerdir.[iii]Hem İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin kapı gibi ölçüsünü unutmayalım: “Kişi İslam’a hangi kapıdan girmişse o kapıdan çıkar.”[iv]

İmam Tahâvî (ö. 321/933) Ehl-i Sünnet akidesini toplayan meşhur eserinin Giriş’inde şöyle der: “Bu kitap, İmam Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed Şeybanî gibi fakihlere göre -Allah hepsinden razı olsun- Ehl-i Sünnet akidesini beyan etmektedir.[v]Tahâvî metinde de onların akidesini şöyle ifade eder: “Kişi imana nereden girmişse ancak onu inkâr etmekle oradan çıkar.”[vi]Görüldüğü gibi, bu da farklı lafızla tamamen aynı mânâyı beyan etmektedir. Yani kelime-i şehadet ile Allah’ı Rab, Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun elçisi kabul etmekle kişi İslam’a girer, ancak bunu inkâr etmekle o binadan çıkar. Bu kapı gibi ölçüyü görmezden gelen, kişiyi paketleyip balkondan yere sarkıtmaya kalkarsa bu iş geçerli olmaz, ama buna girişen, balkondan düşebilir. Kimsenin de bu duruma düşmesini temenni etmem.

[i]Bernard Werber, L’Enyclopédie du savoir relatif et absolu, Paris, Éd. Albin Michel, 2000, s. 34.

[ii]Şehristanî, El-Milel ve’n-Nihal, s. 111.

[iii]İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtar, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1992, 4/224.

[iv]Kemaleddin Ömer ibn Ahmed, Buğyetu’t-taleb fî tarihi Haleb, Dâru’l-Fikr, 6/2893.

[v]Gaznevî, Şerhu Akîdeti’t-Tahâvî, s. 22.

[vi]A.g.e., s. 115.