Huzurdayım; soru soruluyor: “Kur’an birçok yerde kâinata referans veriyor ve Bediüzzaman Hazretleri de kâinat kitabını okumanın öneminden bahsediyor. Kâinat kitabını okumak ne demektir? Kâinat kitabını nasıl okuruz?” Bunun Kur’an’daki açıklaması nedir? Hazret derin bir noktadan başlıyor; aklın çalışma şekillerinden. Nazarî akıl vardır diyor Kant’a referansla, Nazarî akıl, etrafında olup biteni sorgular. İşte budur diyor aklın kâinatla ilişkisi. Akıl etrafında olup biteni sorgulamak, hakikati etrafında aramakla başlar işe. Arar aramasına ama akıl cevap olabilecek malzemeyi kendinden bulamaz. Bunu yine Kant’ın nazarî akıl ile hakikat bulunamaz ifadesine bağlıyor.

Nazarî (salt) akıl, etrafını sorgular ve ona sorular sorar. Hakikatin bilgisine ulaşmanın yolu, aramanın kendisindedir. Oradan amelî akla döner insan. Arayışını bir merkeze teksif eder. Kur’an’da anlatılan, Hz. İbrahim aleyhisselamın serüveninde olduğu gibi…

Amelî (pratik) akıl, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın varlık tanımında gizlidir. “Abdühu ve Resȗluh”… Abd, yani insan, bir diğer deyişle kendi başına bu sorunların üstesinden gelemeyeceğinin farkında olan, acziyetinin farkında olan varlık, arayış içindedir. Kimi kapı kapı dolaşır, kimi bir mağaraya çekilir, kimi hassalarını hassaslaştırmanın peşinde riyazet ile incelmeye çalışır. Hakikat bilgisinin kapısının tokmağına dokunur. İnsan, ruhunun inceliği, aklının keskinliği ölçüsünde ona gelen hakikat huzmelerini içer ve sonunda yansıtır. Yansıtma kapasitesinin enginliği, onu mesaj taşıyan hakikat bilgisinin temsilcisi, uygulayıcısı ve tanıtıcısı rolüne yükseltir. İşte o an, onun vahiyle muhatap olduğu andır. Başkalarının kendi seviyelerinde kalplerine açılanı anlamaya çalışıp gelen ilhamları etraflarına aktardıkları gibi, o bu halin zirvesinin temsilcisidir.

Kâinatın anlamlarını araştırırken insanın karşısına, kâinatın “tercüme-i ezeliyesi”olan vahyin (Kur’an’ın) çıkması gibi, kâinatı okuma ve anlama çabalarımız sonunda karşımıza, kabiliyetimizin kıtlığına merhameten vahiy ve onun temsilcisinin hazır reçetesi çıkarılıp sunulur. Kâinatı okumadaki acizliğimiz, O en üst seviyedeki muhatabın“Ben okuma bilmem”cevabından kat kat aşağıdadır. Biz okuma bilmeyiz, bilenlerden öğrenmeye çalışan acemiler olabiliriz ancak.

Hazret devam eder; Tin sȗresinin buna işaret ettiğinden bahseder. Hayret, hep düşünür dururduk; “Ne işi var incirin, zeytinin Kur’an’da” diye. Meğer kâinatın karşımızdaki en basit, en yalın, en gündelik örnekleri, bize bakabileceğimiz en yakın çevremizi de işaret edermiş. Kâinatın Hakimi, “Sinek kanadını örnek vermekten”bahsetmiyor mu zaten? En narin, en ince, en zayıf örnekle hakikatin kapısını aralamaktan…

Yemin olsun ifadesi bir şeyin ciddiye alınmasının işaretidir. Kâinat kitabının en sade, en kolay karşımıza çıkan örneklerine yemin olsun. Onları ciddiye alalım hep birlikte. Sonra her birimiz birer Musa (aleyhisselâm) olarak kâinatın ötelerinden gelecek tecellileri bekleyelim. O tecellinin geldiği yer her neresi ise, Tur-i Sina gibidir bizim için. O tecellilerin gelişini de ciddiyetle arzulayanlar, tecellinin gelişine de geldiği yer ve zamana da teşnedirler. Tecelli huzmelerinin sizi götürdüğü yer size “Beled-il Emin”değil midir? Sizi kâinatın tarrakalarından korkmaktan koruyan, bir dinleyenin, bir sahip çıkanın olduğunu size hatırlatıp ateşler içinde kıvranan varlığınızı “serin ve emniyetli”bir yere, güvenilir ve selametli bir beldeye çıkaranın merhametinden başka nedir size bunu sağlayabilecek? Emin olun, sizi her kim yarattı ise, bunu anlayacak, bu hakikatleri bulabilecek donanımlarla kuşattı.

Sonra devam eder: İnsanların birçoğu bu kabiliyetinin farkında olmadığından, ne kâinatı ne onun tercümesini ciddiye alıp bakabildi, iç yangınları, ruh keşmekeşi, karanlık bakışı ile dünyalık oyuncaklara dalarak, kendilerini en aşağı kuyulara hapsetti. Aşağıların en aşağısına…

Size bu donanımları verenin merhameti ile işte burada, bütün samimiyetinizle, nazarî aklınızla arayıp bulmak, anlayıp emin olmak, iman etmek istediğiniz; amelî aklınızla da (salih ameller) buna ulaşmanın yollarını arayıp kapısının tokmağına dokunduğunuzda, hakikat bütün aydınlığı ile size açılacaktır. Öyleyse bu hakikatleri bir kenara bırakıp ucuz dünyalık şeylerle uğraşmanız nedendir? Siz bütün bunları size öğreten Yaratıcının hikmetinden bu kadar bîhaber misiniz?

Hazretin billur beyanıyla anlattıklarını, kısır aklımla bu kadar aktarabildim. Ondan bir de temennim var: Bize bunları anlatmaktan istifa etmeyin lütfen. Geri kalanı hakkında da nadanların bilmesi gerekir ki siz “başkalarının taptığı şeyleri” ayağının altına çoktan almış, onlardan istifa etmişsiniz. Mevlam bize de bu istifayı nasip etsin.