Mucize, bir anlamda taşlaşmış kalbleri yumuşatıp şeytanın nüfuzunu kırmak.. ilhadla kirlenmiş gönülleri ve ruhları arındırmak.. bakış zaviyesinde inhiraflar yaşayan miyopların basiretlerini canlandırmak.. ve yerleşik küfür alışkanlıklarını yıkmak istikametinde enbiya ve mürselîne bir inayet eseri ve bir ikram olduğu gibi, onun zıllinde Hak dostlarına bir teveccüh-i has sayılan keramet de ihlas esaslarında sadakat, mahviyet ve tevazua mülâzemet, Hakk’a karşı her zaman samimiyet ve istikamet çerçevesinde izharı mahzursuz bir harika ama ketmi esas bir ikram-ı ilahîdir.

Enbiya, mutlak masumiyet ve masûniyet seralarında bulunmaları itibarıyla istidraca bütün bütün kapalı olmalarına mukabil, evliya ve asfiya için böyle bir hıfz u sıyânet söz konusu değildir. Bundan dolayıdır ki, her hallerini ihsan yörüngesinde götürme gayreti içinde bulunan ihlas ve sadakat erleri harikulade ahvale karşı temkine sığınmış ve ona karşı mesafeli durmaya çalışmış; kendi kendine zuhur edenleri de yukarıdaki mülahazalar çerçevesinde “tahdîs-i nimet” deyip Sahibine verme yoluna gitmişlerdir; gitmiş ve Hak kapısının bir bendesi olma niyazıyla iç dökmüş; كُنْ صَاحِبَ اسْتِقَامَةٍ لَا صَاحِبَ كَرَامَةٍ“İstikamet erbabı olmaya bak, keramet sahibi değil.”mazmununu dillendirmişlerdir. Gönüllerinde her zaman haşyet hissi, düşüncelerinde tevazu ve mahviyet mülahazası, yürümüşlerdir onca manevî servet ve gınalarına rağmen birer dilenci tavrı içinde Hak kapısına doğru. Bu arada Hakk’ın kapı aralamasıyla ve onların da ciddi bir temkin şuuruyla titreye titreye izharında bulundukları teveccühât-ı sübhâniyeye mukabilكُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ“Hepsi Allah’tan ve her şey O’ndan!”deyip hiss-i şükranla boyun bükerek kendilerini daha derin bir teveccüh intizarına salıvermişlerdir.

Onlar kendilerini böyle göredursunlar, çok defa içlerinden kopup gelen niyaz ve iniltilerle pek çok müteharrik mezarlar “ba’s-ü ba’de’l-mevt” deyip dirilmiş.. püryan ruhlar kanat çırpıp havalanmış.. ölü ruhlar fırlayıp yerinden kalkmış.. ölüm döşeğindeki mevtalar yeni bir hayat neşvesiyle bir kere daha hayata “Vira bismillâh!..” deyip ayaklanmış.. yerinde tayy-ı mekanlarla birkaç yerde birden temessül etmiş.. bazen batmadan derya ve ırmaklarda yürümüş.. zaman zaman hayvanat onlara inkıyada koşmuş.. bast-ı zaman, azı çok etme yolunda onlara farklı kapılar aralamış.. duaları anında kabul ile taçlandırılmış.. hiss-i kable’l-vuku’lar onlara neler ve neler fısıldamış.. kötülük yapmak isteyen yüzler-binler karşısında kendilerini sıyanet seraları içinde bulmuş.. yerinde câmid şeylerle hasbıhal edip konuşmuş.. -her şey Allah’tan- zaman zaman onulmaz gibi görülen dertlere dua devaları sunmuş ve mucize gölgesinde Hakk’ın inayet ve teveccühüyle daha neler ve neler sergilemişlerdir.

Hak erleri, bütün bunlara, milimi milimine Peygamber yolunda yürüyen ruh ve gönül erbabına mucize zıllinde bir ikram-ı ilâhi olarak bakmış ve o yolda yürümeye karşı bir utûfet-i rabbaniye olarak değerlendirmişlerdir. Böyle değerlendirmişler ama bir istidraç ve îkâât-ı şeytaniye olma ihtimali karşısında da içten ürperti ve endişelerle مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ“Sana lütfedilen her güzellik ve hasene Allah’tandır.” (Nisâ sûresi, 4/79) deyip işin gerçek sahibini işaretlemiş ve her güzelliği O’na vermişlerdir; vermiş ve ilâhi ikramın bir tezahürü sayılan bî-hatar keramete giden güzergâh hususiyetlerinin de şu evsâf-ı âliye ile gerçekleşebileceği üzerinde durmuşlardır: Tevazu ve mahviyet hissiyle kendini sıradan biri olarak görme.. gerektiğinde başkaları yerine kendini ateşlere atabilme enginliğinde bir îsâr ruhuna sahip olma.. iman ve marifet zevk-i ruhânîsini bütün gönüllere aşılama azmi ve kararlılığı içinde bulunma.. şahsî hayatı adına dünyevî yarınlar mülahazasından sıyrılarak yarınlar yarınına kilitlenme düşüncesiyle oturup kalkma.. ilâhî iltifatta bile başkalarını nefsine tercih ederek böyle hayatî bir hususta dahi iki adım geriye çekilme.. mü’min kardeşlerini sevindirip kendi sevinmelerini erteleyebildiği kadar erteleme.. kendisine eza ve cefada bulunanları mevsimi gelince tebessümle karşılama.. dinî emirlerde riayet riayet üstüne engin bir performans sergilediği halde “Yetmedi!” deyip sürekli kendini sorgulama.. dünyevî uhrevî maksatları için Hak dergâhına yöneldiğinde mü’min kardeşlerini de aynı his ve heyecanla yâd etme… Bu hususlar yol erkânından bazı esaslardır.. ve işte bunlardır Hakk’ın hususi teveccühlerine çağrı ve ilâhî ikramlara vesile.

Hak yolcusu, bu esaslar çerçevesinde “fenâfillâh” ve “bekabillâh”a erer ki, enbiya-i izâmın harikulade ahvali izhar etmelerine mukabil, evliya, asfiya bu ilâhî ikram tezahürlerini iradî olarak göstermeme ve elden geldiğince ketmedip bir mahviyet ve tevazu tavrı sergileme durumundadırlar.

Her Hak yolcusunun keramet-i ilmiyesi çerçeve farklılığı içinde değişik cereyan eder. Biz burada yalnızca, özü sözü dosdoğru sıddıklarınkini işaretlemekle yetineceğiz. Onların kerameti, istikamet yörüngesinde zikr u fikir şeklinde ve “Hû, Hû!..” soluklamada.. dünya ve mâfîhâyı kendine bakan yönüyle kalben terk etme keyfiyetinde.. iman yolunda sürekli derinleşme peşinde, her zaman aşk u iştiyak heceleme azm ü ikdamı içinde bulunmada.. harikulade mazhariyetleri  kendinden bilmeyerek bir iltifat-ı ilahî olarak kabul edip değerlendirmede.. memur bulunduğu mükellefiyetleri ve mehâsin-i ahlakı tabiatının bir derinliği haline getirmede.. buna mukabil, mesâvî-i ahlak ve onun esbabından fersah fersah uzak durmada.. memnûât ve meâsînin işlenmesi bir yana, bu tür şeylerin tasavvur ve tahayyülleri karşısında dahi anında istiğfar ve tevbe kurnalarına koşmada.. bütün iyilik ve güzellikleri Allah’tan, büyük-küçük kötülükleri de kendinden bilmede.. şahsî ayıp ve kusurları karşısında inim inim inleme hafakanları yaşamasına mukabil, başkalarının nâsezâ nâbecâ tavırlarına takılmamada ortaya çıkar.

Bazı Hak erlerine göre, bütün bu hususların yanında, keramet-i ilmiye adına, hal ve temsil diliyle başkalarının Hakk’a teveccühlerini sağlama.. bu konuda devam ve temâdî inkıtalarına düşmeme.. beyanlarıyla tavırları arasında tearuzlara, tesakutlara sebebiyet vermeme.. gaye-i hayallerine ulaşma ve ulaştırma konusunda meşru vesilelerden başka hiçbir sebebe baş vurmama.. Cennet’e girme mevzuunda dahi yalana, tezvire, iftiraya, başkalarını karalamaya, hileye-hud’aya ve değişik ayak oyunlarına tevessül etmeme.. dahası, bütün bu evsâfı içtenleştirerek tabiatının bir derinliği haline getirme de sayılmalıdır ki, Hakk’a adanmış hasbîlerin yolu da bence bu olsa gerek…

İşin en doğrusunu Allah bilir; bizim o bilmeye yer-gök vüs’atinde saygılı olmamız mü’min bulunmamızın ve Hakk’a adanmışlığımızın olmazsa olmaz lazım-ı gayr-i müfârıkıdır. Cenab-ı Hak bizimle beraber bütün ihvan-ı dini, ekstra ikram-ı sübhânîsi olarak, denilenlerin ötesi ve onların da ötesi mâverâ derinlikleriyle, Kerim ve Mükrim isimleri hürmetine, serfirâz kılsın!..

اَللَّهُمَّ عِلْمًا لَدُنِّيًّا، وَفَهْمَ الْقُرْآنِ وَاْلأَحَادِيثِ النَّبَوِيَّةِ، وَاْلإِرْشَادَ إِلَى حَقِيقَةِ الْحَقَائِقِ، وَالْمَعِيَّةَ الرَّبَّانِيَّةَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ أَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ، وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، وَعَلَى الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ فِي اْلأَرْضِ وَالسَّمَاءِ، رِضْوَانُ اللهِ عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ