Gözümüzün önündeki mevcudat ve masnuatın çehresine serpiştirilmiş güzelliği inkâr etmek müdür? Yeryüzündeki güzellik, neredeyse bütün sanat dalları için vazgeçilmez bir ilham kaynağı olagelmiştir. Aynı zamanda, etrafındaki bu güzelliği gözlemleyen, onu idrak eden, güzele, güzelliğe âşık ve kendisinin de maddi ve manevi yanları güzel olan, şuurlu bir insan da mevcuttur.

Ağaç, menekşe, gül, yağmur, çiçeklerin üzerinde bize tebessüm eden şebnemler, tatlı bir edayla gökten kirpiklerimize düşen kar, başını eğmiş, nazenin kuğular, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar, rengârenk ovalar, obalar…  Hepsi farklı bir güzellik cilvesine ayna olur. Varlık bir bütün olarak güzeldir. Martin Heidegger, Nietzsche’nin varlıktaki bu güzelliği, “Bütünde var olanların düzeni, birliği”[1] şeklinde dile getirdiğini söyler. Ancak burada insanın aklına bütün bu güzelliklerin membaı nedir sorusu geliyor. Meseleye İngiliz filozof R. G. Collingwood’un “Bütün güzelliklerin özünün beslendiği güzellik kaynağı”[2]şeklindeki sözüyle yaklaşacak olursak, bu güzelliklerin kaynağı nereden geliyor? Bir ressamın tablosu, güzel olmasının yanında sanatkârına bir delildir. Peki, ressamın içindeki güzellik duygusu; arz sayfası üzerinde arz-ı endam eden bahar tablosunun güzelliği nereden geliyor?

Her bilim dalı bize; bir düzenin, birliğin ve ahengin varlığını gösterir. Mesela fizikte bir nizam ve intizam tespit edilir; bu da bir Nâzım’ın, eşyayı güzel yapan bir Cemil’in mevcudiyetini gösterir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri ısrarla, her bir ilim dalının, Allah’ın (celle celâluhu) isimlerinden birine dayandığına atıfta bulunur.[3]

Mevcudattaki güzellik, diğer isim ve sıfatlar yanında, bilhassa Cemil ismi ve Cemal sıfatına dayanır. Zira somut olan güzellik, güzelleştirme fiiline, fiil isme, isim sıfata, sıfat şuunata, şuunat da Zat’a delil olur. Tıpkı harika bir tablonun sanatkârıyla olan ilişkisi gibi…

Mevcut güzelliği bir tür yansıma olarak da görebiliriz. Yansıtan, kaynak değildir; kendisine ulaşanı aksettirir. Norveçli filozof Steinar Mathisen, “Bütün güzellikler, mutlak kemalin bir yansımasıdır” der.[4]

Zatın esere yansıyan güzelliğini, Bediüzzaman Hazretlerinin “güneşin renkli akisleri” misaliyle de ele alabiliriz.[5] Mevcudattaki güzellikler, sonsuz güzellik sahibi Hazreti Cemil’in esmasının cilveleri, cemalleri ve nakışlarıdır. Fethullah Gülen Hocaefendi ise, her güzel nesnenin, Hak güzelliğinin bir aynası, bir aks-i sadâsı; O’nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve varlığının zayıf bir ziyası olduğunu hatırlatır.[6]

Yeri gelmişken, mevcudattaki güzelliklere eşlik eden sȗri çirkinliklerin hikmetlerine de değinmek icap eder. Zira güzelin yanında çirkinin varlığının ne gibi maslahatları olduğu, insanın kafasını her zaman kurcalamıştır. Hatta insan bazen haddi aşıp kaderi tenkit eden sözler bile sarf etmiştir. Montaigne’in dikkat çektiği, “İnsan, güzeli belirgin kıldığı için çirkini dahi sever” realitesini herkes, her zaman fark edemez.

Bediüzzaman Hazretleri, kâinattaki her şeyin, her hadisenin ya bizzat veya neticeleri itibariyle güzel olduğunu ifade eder. Bir kısım hadiseler, görünüşte çirkindir; ancak o görünen perdenin arkasında gayet parlak güzellikler ve intizam bulunur. Bahar mevsiminde, fırtınalı yağmur ve çamurlu toprak perdesi altında, güzelim çiçeklerin tebessümleri saklanmıştır. Güz mevsiminin haşin ahvali ve hazin ayrılık perdeleri arkasında, Kerim Rabbimiz, celâl tecellilerinin mazharı olan kış hadiselerinin verdiği sıkıntıdan korumak için, nazlı çiçeklerin dostu olan nazenin hayvancıkları hayat vazifesinden terhis eder. O kış perdesi ardında, yeni bir bahara yer hazırlanır. Fırtına, deprem, veba gibi hadiselerin perdesi altında pek çok manevî çiçek açar. Büyüyüp boy atamayan birçok kabiliyet çekirdeği, zahiren çirkin görünen o hadiseler vesilesiyle sümbüllenip güzelleşir. Âdeta bütün inkılâplar ve değişimler birer manevî yağmurdur. Fakat insan, hem görünüşe aldandığından hem de bencil olduğundan, dış yüzlerine bakıp bu hadiselerin çirkinliğine hükmeder.[7]

İnsan, gözünün önündeki güzelliklere dikkat etse, bütün güzelliklerin Zat-ı Akdes’e ayna olunduğunun şuuruna varacaktır. Ne var ki bazı insanlar, çok şeyde olduğu gibi burada da geçici ve mecazî güzelliklere takıldığı için, onun verasındaki Hakiki ve Mutlak Güzel’in varlığına muttali olamamış ya da olmak istememiştir. Aslında İmam Gazali Hazretlerinin dikkat çektiği gibi, “(Hakiki) güzelliği anlayan herkes için güzellik tatlıdır.”[8]

 

İnsanın diğer duyguları gibi, güzellik duygusunun da bir talim ve terbiyeye ihtiyacı olduğu kesin. Ahmet Hamdi Tanpınar bunu, “güzellik terbiyesi ihtiyacı” olarak tarif eder.[9]Güzellik, İlahî isimlere bağlanmadıkça tatminkâr bir şey söylemek mümkün olmayacaktır. İnsanın fıtratındaki güzellik duygusunu, geçici güzellikler, içi kof sözler, manadan uzak ifadeler asla tatmin edemeyecektir.Ali Şeriati’nin de dediği gibi insan, varlığının derinliklerinde, hep güzelliği, “en güzel” olanı arzulayacaktır.[10]

Dipnotlar

[1]Martin Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, Bursa: Asa Kitabevi, 2001, s. 23.

[2]R. G. Collingwood, Kısaca Sanat Felsefesi, Ankara: Bilgesu Yayıncılık, 2011, s. 39.

[3]Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirminci Söz’ün İkinci Makamı’nın Mukaddimesi. İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.

[4]Steinar Mathisen, Virkelihetens skjønnhet og skjønnhetens virkelighet, Oslo: Gjøvik, 2005, s. 347.

[5]Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Birinci Dal. İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.

[6]M. Fethullah Gülen, Beyan, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 45–46.

[7]Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, On Sekizinci Söz, Birinci Nokta. İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.

[8]Ey Oğul (Eyyühe’l-Veled), Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazali, İstanbul: Erkam Yayınları, 2016.

[9]Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi. İstanbul: Türkiye Kültür Enstitüsü Yayınları, 1970, s.10.

[10]Ali Şeriati, Sanat, İstanbul: Şura Yayınları, 1997.