Ercan Yentek

 

Umut veya ümit; bir kimsenin ferdi hayatındaki farklı hal ve hadiselerle ilgili olumlu sonuçlar çıkabileceği ihtimaline dair inancı olarak tanımlanabilir. Türk Dil Kurumu ise umut kelimesini “ummaktan doğan güven duygusu, ümit” veya “bu duyguyu veren kimse veya şey” olarak tanımlamakta. Ummak ise aynı TDK sözlüğünce “bir şeyin olmasını istemek, beklemek” veya “sanmak, tahmin etmek” olarak tanımlanmıştır.

Halkımız arasında söylenegelen, “Umut fakirin ekmeğidir” diye meşhur bir söz vardır.

Yani fakirsen hayata bir sıfır yenik başlarsın ve bütün bir ömür, bir gün zengin olma umuduyla geçip gider.

Haddizatında umut, insanoğlu yaratıldığı günden bu yana hep var olmuş ve olmaya da devam ediyor. Kimse umutsuz yaşayamaz, yaşamamalı da!

Allah ümitvar olma hissini, insanı yaratırken hamuruna koymuş.

Bize düşen o ümidi hep canlı tutmak, sımsıkı ona sarılmak.

Büyük insanların hayatlarına baktığınız zaman onları büyük yapan şeyin aslında kale duvarı gibi sapasağlam olan ümitleri olduğunu ve hayatlarında ye’se asla yer vermemelerini görürsünüz.

Mandela’nın yirmi sekiz yıllık hapis hayatının bir adada tek başına geçtiğini ve zaten ıssız bu hapis hayatının on sekiz yılının da hücrede geçtiğini biliyor muydunuz?

“İnsan, umudunu kaybettiği zaman, işte o zaman gerçekten mahkûm olur” sözü ona aittir.

Gandi’nin dillere destan hayatına, davası uğruna vermiş olduğu mücadeleye bakacak olursanız farklı bir şey görmezsiniz.

Ömer Muhtar’ın Libya’nın bağımsızlığı uğruna başlattığı mücadele hakeza yine aynıdır.

Hepsi bir ümitle yola çıkmışlar ve ümitlerini hiç kaybetmemişler.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, en zor şartlarda bile Allah’tan ümidini hiç kesmemiş.

“Acele ettim kışta geldim, siz cennet-asa bir baharda geleceksiniz” sözünü belki de soğuk bir kış gecesinde, pencereleri kırık ve sobası olmayan hücresinde, milletini dertli dertli düşünürken söylemiş.

Üstadının arkasından gölge gibi onu hep takip etmiş ve bir an olsun yalnız bırakmamış olan Zübeyir Gündüzalp ağabey ise idam ile yargılandığı mahkemede, “Risale-i Nur’un neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” diye haykırıyor.

Darağacının gölgesinde ona mahkemede bunları söyleten ne?

Bunu sadece cesaretle açıklayamazsın.

Ümit ettikleri bir şey vardı ve bir gün mutlaka gerçekleşeceğine Üstad’ın etrafında halelenen herkes yürekten inanmışlardı.

Böyleleri, adeta ümitle oturup ümitle kalkarlardı.

Hz. Ömer Efendimiz’in ümide dair sözleri, bugün ümidini yitirmiş ve her şeyin bittiğine inanan herkesin kulağına küpe olsun.

O yüce kamet bir gün kendisine sorulan “havf ve reca” yani “korku ve ümit nedir?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Deseler ki cehenneme bir kişi girecek, korkarım o ben olayım ve yine deseler ki cennete bir kişi girecek, ümit ederim o ben olayım.”

Ferden ferda bizler, etrafına sürekli ümit aşılayan, müspet düşünüp müspet hareket eden insanlar olmalıyız. Kimsenin moralini bozmaya hakkımız da yok haddizatında. Mavi boncuk dağıtalım demiyorum elbette. Ama yaşadıklarımızın birer imtihandan ibaret olduğunu ve bir gün mutlaka bu imtihanın da son bulacağını aktaralım mustarip sinelere.

Ne de güzel ifade etmiş Necip Fazıl Kısakürek:

“Yarın elbet bizim elbet bizimdir,

Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”

Ümitvar olalım, ümit dolu bir hayat sürelim. Karamsarlığa düşmeye ne hacet. Güzel bir istikbal bekliyor neslimizi…

 

Paylaş
Önceki İçerikMâşukla Hasbihal
Sonraki İçerikBizim Evin Hâlleri