Konuyu farklı bir zaviyeden tekrar edecek olursak, cihadda hedeflenen iki ayrı hususun mevcudiyeti söz konusudur: Bunlardan birincisi, dine, diyanete, nefse, nesle ve ülkeye saldıran, saldırma durumu bahis mevzu olan düşmanlara karşı, Kur’an disiplinleri çerçevesinde mukabelede bulunma. İkincisi ise, nefis, hevâ, şeytan ve bunların farklı şerare ve sinyallerini önleme adına sürekli teyakkuz içinde bulunma; kalbin kirlenmesine meydan vermeme, vicdan mekanizmasının yara almaması ve tecelligâh-ı ilahi olan latîfe-i rabbâniyenin karartılmaması. Bu da sürekli uyanık bulunmaya, hayatı, iz’ân derinlikli bir imanla canlı tutmaya, imanın mâ-i bâridi ve hava-i nesîmi sayılan amel-i sâlihe sımsıkı sarılmaya, bu müstakim duruşun kalbde hâsıl ettiği ve edeceği çok buutlu marifete, bu irfan meşcereliğinde neşvünema bulanmuhabbete, sonra da bu şecere-i mübârekenin dallarında salkım salkım salınan zevk-i ruhânîye ve zevk-i ruhânînin atmosferinde boy atıp gelişen “aşk u iştiyâk-ı likâullah”a bağlıdır.

Kalb ve ruh erbabı, böyle bir temkin ve teyakkuz tavrıyla hemen her zaman olumsuz şeylerden olumlu hususlara, münkerâttan maruf hakikatine yönelmeye hicret nazarıyla bakmış ve bu evsâfı hâiz olanları “hakikat muhacirleri” olarak adlandırmışlardır ki, böyleleri iman, amel-i sâlih ve marifet zirvesinde sürekli teveccüh, nefehât, kurb, muhabbet, maiyyet ve üns billah iştiyakıyla oturup-kalkmış; pek çok mukteziyât-ı beşeriyelerini nisyana emanet edip az yemiş, az içmiş, az uyumuş; adeta cismâniyete ait hususlara boykot yaparcasına hep Hakk’ı hecelemiş, O’nunla gündüzlemiş, O’nunla gecelemiş ve vuslat sevdasıyla çevrelerine hep aşk u iştiyak besteleri sunmuşlardır. İnsanları bu yüksek ufka çağırma mevzuunda İbrahim Hakkı Hazretleri duygu, düşünce ve hislerini şöyle seslendirir:

“Ey dîde, nedir uyku, gel uyan gecelerde,

Kevkeplerin et seyrini seyrân gecelerde.

Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil,

Ko gafleti, Dildâr’dan utan gecelerde…”

Bu ifadelerle, gafil ruhları, Hakk’ın semâ-i dünyaya özel teveccühte bulunduğu o mübarek zaman diliminde dua, niyaz, tazarru ve talep velîmesine çağırır; çağırır ama o engin derinliğine rağmen, mest ü mahmur yaşadığı demlerde bile “isneyniyyet”vurgusunda bulunarak kendisinin ve kendi gibi olanların duyuş, seziş, ihsas ve ihtisaslarını nöronlara emanet edip, vücudlarının Hazret-i Vücûd’un gölgesinin, gölgesinin… gölgesi olduğunu da işaretlemeyi ihmal etmez. Böyleleri için, mazmunen Ebu Ali ed-Dakkâk “Kim bu ifadeler çerçevesindeki ‘cihad-ı ekber’ yolunda bâtınî düşmanları atlatabilirse, Allah onun iç dünyasını serâir-i sübhâniyesine bir meclâ ve latîfe-i rabbâniyesini de bir tecellî otağı haline getirir.”demiştir ki, yüzlerce ehl-i keşif ve müşahede onun bu düşünce ve mülahazalarına “Evet, evet!..” sözleriyle iştirak etmişlerdir.

Aslında Hakk’a tahsis-i nazarla, şer’-i şerifin belirlediği güzergâhta nefis, hevâ ve şeytan sinyallerine karşı mesafeli durmasını başarabilenler ve daha has manada nezd-i ulûhiyetteki özel anlamıyla “sırat-ı müstakim”yolcuları, her zaman ekstra inâyetlerle teyid edilerek duyulmazları duymuş, görülmezleri görmüş; hiçbir zaman yol yorgunluğu yaşamamış, takılıp yollarda kalmamış; gözleri sürekli zirvelerde kendi uzaklıklarını aşma ve Yakınlardan Yakın’ın maiyyet-i maneviyesine ulaşma adına, yol boyu aldıkları avanslarla, mir’âtiyetleriyle doğru orantılı, مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍatmosferinde kanat çırpıp durmuş; ihsasları ve ihtisaslarıyla içtenleştirdikleri hakikatler ile soluklanmış ve çevrelerindeki ölü ruhlara da “ba’s-ü ba’de’l-mevt”duygusu aşılamaya çalışmışlardır.

Yürünmesi gerekli olan “cihad-ı ekber”yolunda yürüyenler böyle yürüyedursunlar, Hak yolunda bulunuyor gibi görünenlerin ve iç içe kırılmalar yaşayanların insan olduklarını idrakleri ötelere kalmamışsa, bir gün bu peygamberler güzergâhında sabit-kadem olanların, onların çoğunun da duymaları gerekli olan şeyleri duymalarına vesile olacaklarına inanıyor ve böyle bir şehrâyini gönülden intizar ediyoruz.

اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا في كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا وَلَا تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرْفَةَ عَيْنٍ وَلَا أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، إِنَّكَ وَلِيُّ التَّوْفِيقِ وَمُجِيبُ الدَّعَوَاتِ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُجَاهِدِينَ وَ عَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُقَرَّبِينَ… آمِينَ