Allah (celle celâluhu) kâinatın merkezine hayatı koyup fizikî ve kimyevî şartları hayatın devamını mümkün kılacak şekilde tanzim etmiştir. Hayat da bakterilerden balinalara kadar geniş bir daire şeklinde olup merkezine rızık konulmuş, bütün hayat sahipleri rızkın peşinde ve etrafında dolaştırılmaktadır. Rızkın bütün çeşitlerini tadıp tartacak donanımda olan insanın mahiyeti, bir nevi bütün isim ve sıfatları idrak edebilecek şekilde yaratılmıştır. Nasıl her şey rızkın etrafında daire olmuş ona hizmet ediyor, rızkın dahi merkezine şükür konulmuştur. Rızkın merkezi ve itici kuvveti olan şükrün mikyası; kanaat, iktisat, rıza ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı ise hırs, israf, hürmetsizlik ve haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.[1]

Rızık nimetine şükürsüzlük veya suistimalden kaynaklanan hastalık çeşitleri günümüzde hiç de az değildir. Herkesin bildiği obezite hastalığının yanı sıra Anorexia, Bulimia Nervoza gibi çok sayıda yeme bozukluğu, artık modern tıp literatürüne giren bir nevi madde bağımlılığı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.[2]

Yeme ve yiyecek bağımlılıklarının en sık görülenlerinden biri olan metabolik sendrom, günümüzde bütün ülkelerde önemli bir halk sağlığı problemi olarak kabul edilmektedir. Coğrafya, ırk, yaş ve cinsiyete ait özellikler, hastalığın yoğunluğuna tesir etmekle beraber hastalık her geçen gün küresel bir artış göstermekte ve erişkin nüfusun neredeyse %20-30’unu içine alan bir salgın hastalık olarak değerlendirilmektedir.[3] 2000 yılı itibariyle Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9,2 milyon kişide metabolik sendrom olduğu ve kalp damar hastalığı gelişen fertlerin %53’ünün aynı zamanda metabolik sendrom hastası olduğu tespit edildi.[4] Ülkemizde metabolik sendrom görülme sıklığı, erkeklerde %28, kadınlarda ise %40 gibi oldukça yüksek seviyededir.

İlk kez 1988’de Reaven tarafından tanımlanan Metabolik Sendrom, ayrıca “insülin direnci sendromu”, “ölümcül dörtlü” ve “medeniyet sendromu” gibi farklı isimlerle de anılmaktadır.[5] Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde ümmeti için korktuğu üç hususu sayarken bunlardan birisini “geniş ve büyük karınlı veya göbekli” olma olarak zikretmektedir. 2001 yılında Erişkin Tedavi Paneli tarafından metabolik sendrom tanımı yapılırken kullanılan santral obezite terimi, bütünüyle olmasa bile bir açıdan, göbek büyüklüğünü de içine alan (iç organ ve deri altı yağlanmalarıyla birlikte) bir kriterdir.

Bu standartlara göre, yetişkinlerde bel çevresi erkeklerde 102 cm’den, kadınlarda ise 88 cm’den dar olmalıdır. Diğer önemli üç ölçü; kan yağları, kan şekeri ve tansiyonla ilgilidir. Buna göre trigliserid, HDL ve LDL kolesterolün yaş sınırlarına uygun değerlerde, tansiyonun 130–85 mm-Hg’yı geçmemesi, açlık kan şekerinin de 110 mg/dl’den yüksek olmaması gerekmektedir. Bu ölçülerden üçü bir arada olduğu takdirde metabolik sendrom teşhisi konur.

2005 yılında Milletlerarası Diyabet Federasyonu (IDF); farklı etnik gruplara göre farklı eşik değerlerin esas alındığını, teşhis için santral obezitenin şart koşulduğunu ve anormal trigliserid, HDL, kan basıncı, açlık glikoz parametrelerinden en az ikisinin bulunmasının yeterli olduğunu bildirdi.

Santral obezite, ülkemizde 20 yaş ve üzerindeki kişilerin %32’inde görülmektedir. Dünyada ve ülkemizde hipertansiyon konusundaki farkındalık, tedavi görme ve yüksek tansiyonu kontrol altına alma oranları düşüktür ve ülkeler arasında önemli farklılıklar vardır. Ülkemizde hipertansiyon sıklığı %31,8, tedavi alma %31, kontrol oranı %8 civarında bulunmuştur.[6]

Santral obezite ve insülin direnci etkisi ile gelişen kan yağlarının miktarlarındaki bozukluk (dislipidemi) kalb ve damar hastalıkları (kardiyovasküler) riskini arttıran en önemli faktördür. Bir çalışmaya göre ülkemizdeki total kolesterol ortalama değerleri mg/dl olarak, erkeklerde 174, kadınlarda 180, trigliserit erkeklerde 148, kadınlarda 130 ve HDL-kolesterolü 49 bulunmuştur.[7]

Metabolik sendrom teşhisin konulduğu kişilerde diyabet gelişme riski 2,3 kat daha fazladır.[8] Ülkemizde 2010 yılında yapılmış önemli bir çalışmada, diyabet sıklığında %90 artış olduğu, kadınlarda daha sık görüldüğü ve diyabet başlangıç yaşının beş yıl erkene çekildiği görülmüştür.[9] Bütün dünyada astım, otoimmün (doğuştan olan bağışıklıkla ilgili) hastalıklar, kanser gibi diyabetin de sıklığı giderek artmaktadır, ancak diyabetin ülkemizdeki artış hızı birçok ülkeye nispeten çok yüksektir.

Metabolik sendromda görülebilen insülin direnci diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak kalp-damar hastalığı riskini 2,3 kat, kalp-damar hastalığına bağlı ölümleri 2,4 kat, miyokard infarktüsü riskini 1,9 kat ve inme riskini 2,2 kat arttırmaktadır. Ancak kalp-damar hastalığı riskini artıran obezite değil, metabolik sendromdur.8 Diğer önemli bir sonuç da metabolik sendromlu kadınların kalp-damar hastalığı riskinin erkeklere göre yüksek olmasıdır. Kadınların başta hamilelik ve doğum gibi çok çeşitli faktörler sebebiyle erkeklere göre santral obeziteye yatkınlığının fazla olması, hormonal ve genetik yapılarından dolayı farklı bir kolesterol profiline sahip olmaları, yüksek trigliserid seviyelerinin daha fazla koroner arter hastalığına sebep olması ve hormon destek tedavileri ve gebelik diyabetinin kadınlar için ek risk artışının sebepleridir.[10]

Metabolik Sendromda Tedavi

Metabolik sendromda öncelikli yaklaşım, hayat tarzının düzenlenmesidir. Hedef; ölüme veya engelli hayata sebep olan diyabet ve kalp-damar hastalıklarının önlenmesidir. Uygun beslenme ve egzersiz programıyla sağlanan kilo kaybı, metabolik sendromda gözlenen neredeyse bütün bozuklukları düzeltici yönde tesir gösterir.

Tedavide, santral obezitenin önlenmesi, öncelikli bir çözüm gibi görünmektedir. Toplam vücut ağırlığında %7–10’luk bir düşüş sağlayacak ve bunu idame ettirecek bir hayat tarzı düzenlenmesinin; kalori alımının kısıtlanması, fizikî aktivitenin artırılması ve kişilerin bu konuda heveslendirilmesiyle sağlanabileceği bildirilmektedir. Sadece fizikî aktiviteyi haftada 150–300 dakika artırmak bile metabolik sendromu düzeltmede yeterli görülmektedir. Hatta bu şekilde lipit bozuklukları, glikoz intoleransı ve hipertansiyon üzerinde olumlu bir tesir oluştuğu, ilave hayat tarzı değişiklikleri ile diyabet riskinin de %58 oranında azaldığı bildirilmektedir.[11]

Beslenme şeklinin düzenlenmesinde, metabolik sendromlu kişiler için genel olarak doymuş yağlardan ve kolesterolden kısıtlı, kompleks karbonhidratlardan zengin, bol meyve ve sebze tüketimini tavsiye edilmektedir. Ayrıca hipertansiyonu olanlarda tuz kısıtlaması da ilave bir tedbirdir.

 

Geleneksel Akdeniz diyetinin koroner kalp hastalığının ve metabolik sendromun tedavisinde önemli bir tercih olabileceği söylenmekle beraber, önemli bir kilo kaybı ile desteklenmediği sürece Akdeniz diyeti tek başına metabolik sendromu düzeltmede yeterli olmamaktadır.[12] Zeytinyağı, omega-3 yağ asidi ve antioksidanlardan zengin balık, sebze, meyve, kuru baklagiller ve saflaştırılmamış taneli tahıllar gibi besinlerin tüketiminin artırılmasının, koroner hastalıklar ve ölüm riskini azalttığını gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Metabolik sendromu olan hastalar her yıl kan yağlarını ölçtürmeli ve mümkün olduğunca LDL kolesterollerini 100 mg/dL’den düşük, HDL kolesterolünü 40 mg/dL’den yüksek, trigliserid seviyelerini de 150 mg/dL’den düşük tutulmaya çalışılmalıdır. Şeker hastalarında olması gereken 130/80 mm-Hg altındaki tansiyon değerini tutturmada egzersiz ve diyet gibi hayat tarzı değişiklikleri çok önemlidir.

Rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu halde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukȗt eder ve kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler ve belki de hastalık sebebi olurlar. Metabolik sendrom gibi rızkın israfı, suiistimali ve şükürsüzlüğün en çarpıcı olumsuz neticelerinden biri olan yeme ve yiyecek bağımlılığı, aslında ihmal veya suiistimal edilen vazifelerin önemli bir hatırlatıcısı olduğu için bir şükür vesilesi değil midir?

 

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursi. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Beşinci Mesele. İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.

[2] Meule A, Rezori V, Blechert J. Food addiction and bulimia nervosa. Eur Eat Disord Rev. 2014;22:331–337.

[3] Grundy SM. Metabolic syndrome pandemic. Arterioscler Thromb Vasc Biol. 2008; 28: 629–636.

[4] Ford ES, Giles WH, Dietz WH. Prevalence of the metabolic syndrome among US adults. JAMA. 2002; 287: 356–359.

[5] Alberti KG, Zimmet PZ. Definition, diagnosis and classification of diabetes mellitus and its complications. Part 1: diagnosis and classification of diabetes mellitus provisional report of a WHO consultation. Diabet Med. 1998;15:539–553.

[6] Altun B ve ark. Prevalence, awareness, treatment and control of hypertension in Turkey (the PatenT study), 2003. J Hypertens 2005;23:1817–1823.

[7] Kozan Ö ve ark. Prevalence of the metabolic syndrome among Turkish adults. Eur J Clin Nutr. 2007;61:548–553.

[8] Balcı M.K, Metabolik Sendrom, Türkiye Klinikleri, J Med Sci. 2008;28:102–106.

[9] 9. www.istanbul.edu.tr/itf/attachments/021_turdep.2.sonuclarinin.aciklamasi.pdf.

[10] Mottillo S ve ark. The metabolic syndrome and cardiovascular risk a systematic review and meta-analysis. J Am Coll Cardiol. 2010; 56: 1113–1132.

[11] Knowler WC ve ark. Diabetes Prevention Program Research Group. Reduction in the incidence of type 2 diabetes with lifestyle intervention or metformin. N Engl J Med. 2002; 346: 393–403.

[12] Carbonneau É ve ark. Effects of the Mediterranean Diet before and after Weight Loss on Eating Behavioral Traits in Men with Metabolic Syndrome. Nutrients. 2017 Mar 19;9(3).