Yılların gazetecisi, âdeti olduğu gibi, o gün de sabah erkenden evinden çıktı, işinin yolunu tuttu. Her şey, her zamanki gibi, tekdüze idi. Kahvaltıyla başlayan hayat, trafikteki stresten sonra iş yerinde devam ediyordu. Yıllardır kullandığı güzergâhı o kadar ezberlemişti ki artık nerede karşısına çukur çıkacağını dahi biliyordu.

Yarım saat süren yolculuktan sonra nihayet iş yerine gelmişti. Her sabah olduğu gibi gazete çalışanları o gün de yazarı kapıda güler yüzle karşıladılar. Mesai arkadaşlarının şahsına gösterdikleri olağanüstü tazim bugün de kendisine doping etkisi yapacaktı. Zira o, yıllardır medya tarafından el üstünde tutulmuş, her programda aranan, fikrine müracaat edilen bir şahsiyet olmuştu. Bunun farkında olan arkadaşları ona karşı hürmette kusur etmiyorlardı. Arkadaşlarına güler yüzle selam verip odasına geçti.

Masasının üzerindeki gazeteler bu sabah da onu bekliyordu. Koltuğuna oturdu. Önce kendi gazetesini aldı; manşete bakmadan hemen orta sayfadaki yazısını bir hamlede açtı ve okumaya başladı. Bir gece önce kaleme aldığı köşe yazısı, zihninde su gibi akıyordu. Fikir kelimelerin, cümlelerin önüne geçmişti. “Keşke şu cümleyi şu şekilde yazsaydım, daha vurgulu olurdu,” diye düşündü. Ama önemli olan fikirdi. Bu defa da, aklınca, rakiplerini çok fena sıkıştıracak, makalesi dilden dile dolaşacaktı. Son yazısı yine popüler bir mevzu ile ilgili idi.

Malum, son zamanlarda, cemaat konusu iyi tutmuştu. Eli kalem tutan, vaktini bu mevzuya hasrediyordu. Bu mesele mevcut konjonktürde her yönden kârlı idi. Getirisi çok gibi görünen bu kervana o da hevesle katıldı. Televizyon programları, davetler, hayatında görmediği iltifatlar peşi sıra gelmeye başlayıverdi. O da kendisinden bekleneni yapmış, cemaat mevzusunda, bir anda ahkâm keser hale gelmişti. Geçen hafta kaleme aldığı yazısından dolayı birçok mesaj almış, televizyon programlarına çağrılmıştı. Kendisini ilgiyle dinleyen bir kitle de olunca artık onu kim tutabilirdi ki? Bundan dolayı da yılların gazetecisine ayrı bir cesaret geldi; yine bu konuda yazmaya karar verdi. Bu çalışmasında, cemaatin olağanüstü gücünden, toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet ettiğinden kendisine göre delillerle dem vuruyordu. Makalesine gözlüğünün üstünden bir kez daha baktı. Birkaç yerde imla hatası vardı, ama fazla dert etmedi. Ne de olsa, o artık bir duayendi. Ne söylese o söylemişti neticede. Koltuğuna yaslandı ve kendinden emin bir tavırla, “Şu makaledeki insicama bak,” dedi. Dudaklarında memnuniyet remzi bir tebessüm belirdi.

Makalesini okuduktan sonra artık keyifle bir kahve yudumlamayı hak etmişti. Sekreterinden kahve istedi. Orta şekerli kahvesini köpükleri kaybolmadan içmeye başladı. Arkasına yaslandı; pencereden parkta koşuşan, çığlık atan çocukları izlemeye başladı. Bir anda geçmişe dalıp gitti. Gazeteye geleli kırk yıl olmuştu. Dile kolay neredeyse yarım asır… Gazetedeki ilk günlerini düşündüğünde gözleri yaşardı. İşe başladığında delikanlı idi. Asansörü kullanmadan bir çırpıda üçüncü kata çıkabiliyordu. Artık eski enerjisi kalmamış, saçları bembeyaz olmuştu. Hüzünlendi, ama elden ne gelir? Her insan gibi yaşadığı sürece yaşlılığa bir adım daha yaklaşacaktı. “Yaşlanmam o kadar da önemli değil, keşke kalbimden rahatsız olmasam. O zaman daha huzurlu olurdum,” dedi. Ara sıra tekleyen kalbi, yaşlığı ona daha sevimli gösterdi. “Babam da yaşlandı, büyükbabam da,” diye düşündü. Kendisini teselli etti.

Kahvesini yudumladıktan sonra diğer gazetelere göz gezdirmeye başladı. Bir köşe yazısı ondan bahsediyor, somut deliller ileri sürerek makalesini eleştiriyordu. Bir anda başından kaynar sular dökülür gibi oldu. Zaten o köşe yazarından hiç hoşlanmıyordu. Bir defasında, bir televizyon kanalında kendisini çok fena sıkıştırmış, canlı yayına çıktığına pişman olmuştu. Bu defa da aynı yazar, onu yerden yere vuruyor, üstelik kendisine, önceki gün kaleme aldığı makaledeki fikirlerini canlı yayında tartışmayı teklif ediyordu. Bir anda yüzü kızardı, kalbinin ritmi değişti, elindeki kalem masanın üzerine düştü ve koltuğa yığılıverdi. Eli masanın üzerindeki fincana çarptı. Yere düşüp kırılan fincanın sesini duyan sekreter odaya koştu. Patronunu bu halde gören sekreter, ne yapacağını bilemedi. Bir çığlıkla herkesi patronunun odasına topladı. Hemen ambulans çağırdılar. İlk müdahale ambulansta yapıldıktan sonra yazarı hastaneye ulaştırdılar.

Mesai arkadaşları ve yakınları hastaneye geldiler. Yoğun bakıma alınan yaşlı gazeteci, bir gül gibi, bir anda soluverdi. Etrafa ateş saçan gözleri fersiz bir şekilde kapanmış, yüzü bembeyaz, kireç gibi olmuştu. Eşi ve çocukları onun bu halini gördüklerinde dayanamayıp ağlamaya başladılar. Hâlbuki birkaç saat önce ayakta idi. Herkes gibi konuşuyor, espriler yapıyor, etrafına gülücükler saçıyordu. Şimdi hayatla ölüm arasında o ince çizgide gidip geliyordu. Eşi, “Aman Allahım, hiç aklımıza gelmeyen ölüm bize ne kadar da yakınmış. Yıllardır televizyonlardan, gazete manşetlerinden verilen vefat haberleri meğer ne kadar da acıymış,” diye düşünmeye başladı. Bir taraftan kendisini teselli etmeye çalışan yakınlarının kendisine söylediklerini dinlemeye çalışırken, diğer taraftan da olayın nasıl gerçekleştiğini anlatan eşinin mesai arkadaşlarına kulak veriyor, aynı zamanda doktorlardan gelecek haberi dört gözle bekliyordu. Hastanede bütün doktorlar seferber olmuştu.

Nihayet doktorun dışarı çıktığını gördüler. Kendilerine yaklaşan hekimin yüzünde yorgunluk ve endişe vardı. Bir anda eşinin kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Doktorun yüzündeki ifade hiç hoşuna gitmemişti. Heyecanla, “Doktor Bey,” diyebildi. Cümlesini tamamlayamadı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Hanımefendinin hüzünlü durumu doktora da tesir etmişti. Doktor, “Elimizden geleni…” diyebildi. Gazetecinin eşi daha fazla dayanamadı ve oraya yığılıverdi. Doktorların müdahalesiyle kendisine geldikten sonra artık her şeyi kabullenmiş, yapacak bir şey olmadığına kendisini inandırmıştı.

Gazetecinin ölümü, bütün kanallarda haber konusu oldu. Farklı kanallarda, yazarın yakınları ve mesai arkadaşları onunla ilgili hatıraları anlatmaya başladı. Onun çok başarılı bir entelektüel olduğu ve bir döneme kalemiyle yön verdiği, birçok gazeteci tarafından saatlerce anlatıldı.

Ertesi gün gazetecinin tabutu gazeteye getirildi. Düzenlenen törende birçok sanat ve devlet adamı hazır bulundu. Tabutunun başında yakınları gözyaşı dökerken kendisini tanıyanlar onunla ilgili hatıralarını anlatmaya başladılar. O, söylenilen sözleri, kimin ne düşündüğünü, hangi niyetle tabutunun başında bulunduğunu hissediyordu. Onlara sesleniyor, fakat oradakiler onu işitmiyordu. Yazar, hala yaşadığını zannediyor, ama etrafındaki insanların kendisine cevap vermemesine bir anlam veremiyordu.

Tabutu, işyerinden araca konulduktan sonra dostlarının kendisiyle bir yere gittiğini hissediyor, ama onlarla bir türlü irtibat kuramıyordu. Zincirlikuyu Mezarlığına geldiklerinde artık taze mezar, taze ölüyü bekliyordu. Arabadan omuzlara alınan tabut, birkaç yüz metre taşındıktan sonra mezarın başına getirildi. Gazeteci bu mekânı tanıyordu. Hayattayken birkaç kez gelmişti buraya, ama şimdi niçin buradaydı? Yakınları bedenini kabre indirdiler. Öldüğünü anlamıştı, ama çığlık atmanın bir anlamı yoktu, zira hiç kimse onu işitmiyordu.

Mezara yerleştirildikten sonra yakınları üzerine toprak atmaya başladılar. Sanki zaman durmuştu. Artık çok geç olduğunu o da anlamıştı. Yukarıdan gelen sesler gittikçe azalıyordu. Bir anda kendisini bambaşka bir âlemde buldu.

Beklemeye başladı. Derinlerden gelen bir sesle irkildi. Dünyada anlattıkları gibi, gelenler Münker ve Nekir melekleri idi. Ona, kendisini sorguya çekmek için geldiklerini söylediler. Meleklerin, “Rabbin kim? Kitabın ne? Kimin ümmetisin?” gibi soruları art arda geliyordu. Yıllar önce bir savcıya ifadeye çağrıldığı günü hatırladı. Çok korkmuştu.

Birkaç gün önce yazdığı “Bu işin altında da cemaat var” başlıklı yazısını hatırladı. O makaleyi yazmadan önce çalışması daha gerçekçi, daha inandırıcı olsun diye cemaatle ilgili kitaplar okumuş, notlar çıkarmıştı. O eserlerde de Rab, Münker, Nekir ve ümmet gibi mefhumlardan bahsediliyordu. “Bunlar da onlardan olmalı,” diye düşünmekten kendisini alamadı. Meleklerin haşmetli halleri karşısında sorularına mecburen cevap vermeye çalıştı. Bir soruda kekelemeye başlayınca meleklerin bakışları daha da sertleşti. Bir çığlık attı. Avazı çıktığınca bağırıyordu.

Bir anda kolunda ince bir sızı hissetti. Sanki kolunu bir yere çarpmıştı. Gözlerini açtığında kendisini yatak odasında buldu. İnanamadı, sağa sola baktı. Evet, burası yatak odasıydı. Yatarken okuduğu kitap başucunda idi. Kan ter içinde kalmıştı. Derinden bir nefes aldı.