Her yıl kültür ve dil festivalleri düzenlenir. Dünyanın dört bir yanından öğrenciler gelir. Bir de onları yetiştiren ağabey ve ablaların, performanslarını sahneye koyan öğrencileriyle göz göze gelip onlara bir anne, bir baba şefkatiyle cesaret verişleri takılır dikkatli gözlere…

İşte tarihe kayıt düşülmesi gereken yüzlerce eğitim hatırasından biri belki de… Papua’nın öyküsü… İnsanın bir başına dilini, dinini, geleneğini bilmediği okyanus aşırı coğrafyalara gitmesi, oralarda yıllarca yapayalnız, dertleşebileceği kimsecikler olmadan yaşaması nasıl bir fedakârlıktır… Hele bu gidilen belde Papua ise; başkenti olan Port Moresby’nin dahi sokaklarında her an soyulma, bıçaklanma, kaçırılma tehlikeniz var ise…

İstanbul’dan Singapur’a uzayan on saatlik, fasılasız uzun bir uçak yolculuğuyla başlar öykümüz… Birkaç saatlik beklemeden sonra kendini Papua’ya taşıyacak uçakla yedi saat süren bir yolculuk daha yaparak Port Moresby’ye ulaşmıştır eğitimcimiz. Bu yolculukta en çok dikkatini çeken husus ise uçakta Papualı yerlilerin yok denecek kadar az olmasıdır. Papazların ve işadamlarının yoğunluğu fark ediliyordu. Uçakta konuştuğu, bilgi edindiği insanlar, bu genç ve yalnız müteşebbise biraz şüpheyle bakıyordu.

Papua’da günler, aylar geçiyor, fakat okul arsası bulma adına bir arpa boyu yol alınamıyordu. Sebepler bir bir sukut ediyordu. Şehirde can ve mal güvenliği sağlanamıyordu. Otel ve zenginlere ait bazı evler, güçlü kabilelerin silahlı adamları tarafından korunuyordu. O da birçok kez soyulma ve bıçaklanma tehlikesi atlatmıştı. Sık sık bindiği taksi şoförleri ya para üstünü vermiyor ya da bütün paralarına el koyup onu arabadan atıyorlardı. Yine böyle sıkıntılı bir gece yarısı Allah’ına dua dua yakardı: “Allahım, bu hicret nöbetine artık dayanamıyorum… Biliyorum ki nöbet mahalli terk edilmez. Esbab bilkülliye sukut etti. Ya canımı al ya da bir çıkış lütfet.” Ertesi gün bir umut daha deyip akşama kadar dolaştı durdu. Çaresiz bir halde yorgun argın otele döndüğünde odasının başka bir müşteriye verildiğini öğrendi. Boş oda yoktu, diğer otellere baktı; ama nafile. Çaresiz sokağa çıktı. Bütün çaresizliğiyle kaldırımın kenarında bekliyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Gecenin en koyu vakti, sabaha en yakın olan an değil miydi? Kalbinin sesini dinleyerek geçmekte olan bir taksiye el kaldırdı. Taksi şoförüne İngilizce olarak kendini tanıttı. Adam kendisine, ‘Sen Müslüman mısın?’ diye sordu. Şaşırmıştı; bu ülkede ilk defa birisi Müslümanlıktan bahsediyordu. Adam, “Seni Müslümanlara ait bir yere götüreceğim” demişti.

Yeşil kubbeli, şirin bir mescitti burası. Kapıyı mavi gözlü, bembeyaz sakallı, nur yüzlü, İngiliz ordusundan emekli, sonradan Müslüman olarak kendisini yerlilerin ihya edilmesine adamış bir albay olan Sadık Sanberk açmıştı. Kendisine Samsun adlı bir yerliyi yardımcı olarak vermiş ve Port Morosbi’de yalnız dolaşmaması gerektiğini de sıkı sıkı tembihlemişti.

O günden sonra bir şifrenin çözülmesi gibi kapılar art arda açılmaya başlamıştı. Daha okul binası bulunmadan okul açma iznini almışlardı. Bir süre sonra hayatını vefakâr bir kızımızla birleştirmişti.

Eğitime gönül vermiş bu iki insan bir yandan okulun inşaatını takip ederken bir yandan da yeni kurdukları yuvalarını minik bir okula dönüştürmüş; bir grup kız öğrenciye ders vermeye başlamışlardı bile. Bayan eğitimcimiz onlara Türkçemizi öğretiyordu. Kolay değildi, Papualı çocuklarda Türkçe öğrenme isteği uyandırmak… Çocuklara bir kelimeyi, bir cümleyi öğretmek için haftalar gerekebiliyordu. Yerli çocukların ağız yapısı ve alışkanlıkları bazı seslerin ve kelimelerin telaffuzunu oldukça zorlaştırıyordu. Mesela; ö, ü, ı, ğ, r gibi seslerin yer aldığı hece ve kelimelerin telaffuzu başlı başına bir mesele oluyordu.

Hayırlı işlerin muzır manileri de eksik olmuyordu elbette: Arabalarıyla giderken yolları kesilir bir gün; yönetici arkadaşımızın alnına tabanca dayanarak arabadan indirilir, paraları ve değerli eşyaları alınır. Eşini eşkıyalar arabayla beraber kaçırmak isterler. Mucizevi bir şekilde araba birkaç metre ilerleyip durur ve bir daha çalışmaz. Bu arada çevreden koşup gelenleri gören eşkıyalar, telaşlanıp kaçmak zorunda kalırlar. Yeni evli çift büyük bir şok yaşar, ama çalışmalarına ara vermeden devam ederler.

İşte sahneye çıkan öğrencilerin arkasında manevi bir destek olarak duran böyle fedakâr öğretmenler vardır. Bu manevi duruştan dolayı daha iyi anlıyoruz Papualı Jack’in “Hayat bayram olsa” temennisindeki duygu selini… Ganalı Edna’nın “Ah şu eller” diye inleyişini… Vietnamlı Dieu’nun dolu dolu gözlerle “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman geleceğim” diyerek gönül telimizi titretişini… Ukraynalı Elvira’nın “Önden giden atlılar” seslenişindeki derin manayı… Şimdi çok daha iyi idrak ediyoruz.

Bu gönülden gönle uzanan dil festivalleri inşallah kıyamete kadar devam edecek. Hocaefendi’nin ifade ettiği gibi, bizler “renk körleri” olarak bütün dünyayı kucaklamaya devam edeceğiz. En zor dönemlerde bile “gönül dili bayrağı” yere düşmeyecek Allah’ın izniyle.