Acılar doruk seviyesine geldiğinde, insanın sabır damarları zorlandığında, Efendimizin mübarek beyanıyla “yerin altının üstünden hayırlı olduğu” kıyamet habercisi zamanlar geldiğinde, ölümü özler insan. Acılarla yoğrulmuş, I.Dünya harbi görmüş, mahkeme koridorlarında sürüklenmiş, idam sehpasına yürümüş, defalarca zehirlenmiş çilekeş insan Bediüzzaman hazretleri bu durumu; “Eğer dinim izin verseydi Said şimdi toprak altında olmuş olacaktı.” diyerek tahammül sınırlarının nasıl zorlandığını anlatmaya çalışmış. O kadar üzerine gelmişlerdi ki artık hayat çekilmez olmuştu her şeye rağmen yine de dayandı, Allah’ın yardım ve inayetiyle sabretti ve kazandı ama şu sözü de tarihe geçti; “Zaman gösterdi ki ; Cennet ucuz değil, Cehennme de lüzumsuz değil.” Aslında yaşatma ideali olmasa idi dünya onun gözünden silinmişti.

Kur’an’ı Kerimde en çok zikredilen kadın biliyorsunuz ki Hz. Meryem annemizdir. İsminin verildiği surenin 23. ayetinde şöyle bir cümle kullanıyor: “Keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım.” Hissettiği acı o kadar derin ve tarifsiz idi ki ölüm, daha tatlıydı O muazzez Ruh için. Halbuki daha önceleri mescitte saatlerce dua ediyor, bir şeyin olması için gönlünden geçmesi yetiyordu; şimdi ise bu durumda ne yapsa ne etse duaları kabul olmuyordu. Eskisinden daha kötü bir insan da değildi, ibadetlerine de sektirmeden devam ediyordu. Evet “Meşiet-i ilahi, irade-i beşerin önüne geçmişti.”

Hz. Musa Aleyhisselam, Kur’an’da en çok ismi geçen peygamberdir. Hızır ile yola çıktığında, Allah’ın kullarından biri olarak Hızır O’na: “inneke len testatığa mağıye sabra” (Doğrusu sen, beraberimde bu yolculuğa sabretmeye asla güç yetiremezsin) KEHF 67, demiştir. Kısaca “Bu seyahatte karşılaşacağın olaylar senin akıl ve idrakinin fevkinde çok sırlı olaylardır, yüreğin ve mantığın buna tahammül edemez anlamına geliyor.” Nitekim oradaki bir çocuğu Hızır katledince, Musa Peygamber dayanamıyor çünkü en ufak bir kavgaya haksızlığa dahi tahammülü yok Ulul Azm Peygamberin. Hızır Aleyhisselam, “haze firaku beyni ve beynike” (Bu artık seninle benim aramda ayrılış vaktidir.) KEHF /78 diyor ve yolculuk sonlanıyor. Daha sonra orada yapmış olduğu akıl dışı hareketlerin ne manaya geldiğini, hikmetlerini bir bir anlatıyor; neden gemiyi deldi, neden yıkık duvarı tamir etti…

Hiç birimiz Hızır Aleyhisselam ile yolculuk etmiyoruz ama etrafımızda o kadar çok akıl dışı ve mantığımıza uymayan olaylar var ki.. bunların hikmetlerini çözemiyoruz. Olayların gerçek yüzlerini bize ders verecek, en azından Yuşa Aleyhisselam gibi yakınımızda bir yol arkadaşımız dahi yok.

Ancak Kur’an Hızırı tarif ederken “katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve ilim öğrettiğimiz bir kul” diye bahsediyor, KEHF 65. Buluşma yeri olarak da “balığın canlanarak denize atladığı yer” KEHF 63, tayin edilmiş. Buluşma zamanı hakkında bir bilgi yok ama randevu yerini ıskaladıklarını hatırlayarak, geri döndüklerinde, o esrarlı sıradan adamınorada beklediğini görüyorlar.

Sizce bunların hepsi bir tesadüf olabilir mi? Karşımıza çıkan insanlar ve olaylar elbette sıradan değil, her şeyin bir sebebi ve hikmet var. Normal yürürken, her şey yolunda giderken birden sıra dışı olaylarla karşılaşmıyor muyuz? Balığın canlanarak denize atlaması gibi ters olaylar başımıza gelmiyor mu? Bunları yaşarken anlayamıyoruz fakat belli bir süre geçip geriye döndüğümüzde, olayların sırları ortaya yavaş yavaş çıkıyor, değil mi? Ancak bu olayları yaşarken cidden acılar çekiyor, hikmetini ve sebebini bir türlü anlayamıyoruz. Kızıyoruz , sinirleniyor bir anlam veremiyor, yumruklarımızı, dişlerimizi kırarcasına sıkıyoruz, belki başımızı duvarlara vuracak hâle geliyoruz ama yine de sabrediyor ve yolumuza devam etmeye çalışıyoruz.

O yüzden Kur’an ısrarla Sabr-ı Cemili tavsiye ediyor: “Fe Sabrun Cemil Vallahu Musteğanu ala ma tesifun”( Güzel bir şekilde sabret, sığınılacak tek ve en güzel yer Allah’tır.) “innehum yeravnehu bağiden ve nerahu karibe” (Onlar o günü yani her şeyin açıklığa kavuşup netleşeceği o kaçınılmaz günü uzak görüyorlar fakat o gün yakın, tüm gerçekler ortaya çıkacak.)

Bir de şu mesele var; acı, ızdırap ve çile Peygamber yolunun kaderidir. Bakara 214. Ayet bakın ne diyor: “Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli, sizin başınıza gelmeden kolayca Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle musibetler ulaştı ki; yokluk, hastalık ve belalarla öyle sarsıldılar ki ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek hale gelmişlerdi.”

“elaa inne nasrallahi karib” (Şüphe yok ki Allah’ın yardımı yakındır.)

 “İman edip iyi işler yapanlara gelince Rableri onları Rahmeti içine koyacaktır işte apaçık kurtuluş budur.” (Casiye 30)

 Haksızlık edenlere de Kuran’ın bir çift sözü var:

“Haksızlık eden zalimler, gerçeklerin otaya çıktığı günü yakında görecekler.”

    Bütün bu hususları düşününce; hayatı ve hikmet pırıltılarını anlamaya gayret ederek son nefesimize kadar tahkik yolculuğumuza devam etmeliyiz…