İnsan düşünen bir varlıktır ve niçin yaşadığını idrak etmeden felâha eremez. İnsan ne için dünyaya yollanmıştır ve vazifesi nedir? Eğer fert, bu müşkülü çözemez ise misali şu adama benzer; çölün ortasında uyuyakalmış ve uykudan kalkınca, erzak ve suyunu taşıyan bineğini başında bulamamış, sağa sola çaresizce koşturup ağlayarak kumların üzerine yığılmış ve kum deryasında dizleri üzerine çökmüş, çaresiz bir şekilde ağlayan yolcuya…

      İşte bu durumda olan insana, biri kalkıp su, erzak ve binek getirse, onun nazarında ne kadar makbuldür… Aynen öyle de bizim sualimize cevap getiren kişi de en az o şahıs kadar makbuldür. 

     Gelin o zaman sualimize cevap bulmaya çalışalım: Son asırda, insanları karanlıktan aydınlığa çıkaran rehberlerden Bediüzzaman’a kulak verelim, niçin yaratıldığımız ile ilgili ne diyor;  

“Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” (Mektubat, Yirminci Mektup, Mukaddime).

      Evet, dört basamaklı bir iman yolundan bahsediyor: 

Allah’ı bilecek, 

Allah’ı tanıyacak,

Allah’ı sevecek,  

Allah tarafından sevilecek…

      Aslında, ilk insandan son insana kadar bu yolculuk herkes için mukadderdir ama bazıları bu yola adım atacak, bir müddet bu yolda yürüyecek, yolun sonunu görecek ama bazıları da bir müddet yürüdükten sonra yoldan çıkacaklardır. Ferdin insan-ı kâmil olması, insanı kâmil olamasa bile en azından insanlığa ilk adımı atması, iman yoluna girmesine bağlıdır. Bu hakikate işaret eden Üstad şöyle der:

“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır.” (Sözler).

        Bütün ilimlerin lisan-ı mahsusu, niçin yaratıldığımız ve vazifemizin ne olduğu ile ilgili olan bu muammayı çözüyor, ama insanın o dili anlaması gerekiyor, yoksa ömür sermayesi, zaman isimli değirmende sürekli ufalanıyor ve tüketiliyor.

    İlimlerin lisan-ı mahsusunun şifresini çözen Allah’ın kelamıdır. O lisanı çözen insan ise, kıyamete kadar olacak bütün problemlerin çözümünü orada bulacaktır.

    Bizler de ilimlerin lisan-ı mahsusunu çözer isek, niçin yaşadığımıza cevap bulabiliriz.

 Bilme ve Tanıma

       Bilme ve tanıma arasındaki fark nedir? Bilme bir şeyi öğrenmiş, anlamış olmak, bir şeyle ilgili bilgisi bulunmak veya haberli olmak demektir. Tanıma ise; bir kimseyle ya da bir şeyle ilgili doğru ve tam bilgisi bulunmak, bilip seçmek, ayırmak, kararına, yargısına uymak, boyun eğmek demektir.

    Öyle ise şöyle bir tespitte bulunulabilir: Bizler daha çocuk iken, aile başta olmak üzere, sokak, çevre ve okuldan duyduğumuz, bir Allah’tan haberdar olur ve ilk bilgiye sahip oluruz ama onu tanıdığımızı söyleyemeyiz, bu ilk bilgiye iman-i billah diyebiliriz.

       Allah’ı tanımaya gelince, işte o bir düşünce harmanına ve ilimlerin lisan-ı mahsusunu çözmeye bağlıdır. Böyle bir tanıma gayreti içine giren bir kısım lise talebeleri Üstad’a şöyle demişti:

“Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” Üstad şöyle cevap vermişti: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-i mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” (Asâ-yı Mûsa).

Bu beyana dikkat edilirse, bilenlerin tanıma gayretine dair taleplerine, fenlerin lisan-ı mahsusunu anlayın ve böylece Allah’ı tanıyın, diye cevap veriyor. Basit bir masa bile marangozsuz olmaz ise nizamı ve hassas ölçüleri ile yeryüzü ve semâ, şüphesiz bize O’nu (celle celâluhu) tanıttırır.

     Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk vahiy geldiğinde de bu noktaya bir tenbih yok mu? İkra, yani oku… “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1).

İman bir ağaç gibidir sürekli beslenmesi gerekir.

     Bir temsil ile imanı akla biraz daha yaklaştıralım: İmanı bir ağaça benzetir isek, onun beslenmesi, büyümesi, sürekli canlı kalması üç unsura bağlıdır. Bu üç unsurdan birisi bile olmasa, uzun süre ağaç canlılığını devam ettiremez, koruyamaz. Sürekli beslenmeli ki hayatta kalsın ve büyüsün.

    Bir ağaç, suya, toprağa ve ışığa ihtiyaç duyar. Aynen öyle de iman ağacının da beslenmesi ve büyümesi için, kendi suyuna, toprağına ve ışığına ihtiyacı vardır.

    İman ağacının suyu Kur’ân ilmi, toprağı salih ameller ve ışığı ise manevi atmosferdir ve üçüne de sürekli ihtiyaç hâlindedir.

    İşte o su hükmünde olan Kur’ân dürbünü ile ilimlere bakma ve ilimlerin lisan-ı mahsusunu çözmek, bize Allah’ı tanıttıracaktır.

    Allah bize diyor ki:

“Ey iman edenler, iman edin.” (Nisa, 4/131). Biz buradan anlıyoruz ki iman etmek, Allah’ı bilmek bir fidana verilen can suyu gibidir, beslenme devam ettirilmezse o fidan kurur ve ağaç olup meyve veremez, ayet sürekli bir temkin hâline işaret ediyor. Onun için, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü ile tecdit ediniz” telkininde bulunuyor. (Müsned, II/359; et-Terğib ve’t-Terhib, II/415).

    İşte bu ufku yakalayan sahabe, birbirini gördüğünde ve bir yerde karşılaştıklarında, ‘Hele gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim’ derler.

    Sözün burasında şu ayeti hatırlamakta yarar var:

“Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56). Allah’ı (celle celâluhu) tanımadan kulluk yapamayız, onun için iman-ı billahı hecelenmeden, marifetullah ilmini almadan, muhabbetullah deryasına dalmadan, kulluğa eremeyiz.

    Zevk-i ruhani basamağına ayak basmadan da kullukta temadiyi yakalayamayız. Öyle ise, fenlerin lisan-ı mahsusunu çözen bir kişi, niçin yaratıldığı sualine de cevap bulmuş oluyor. Bu sırrı çözen kişi, Allah’ı tanımış oluyor. Allah’ı tanıyan O’nu sever, çünkü tanıyan kişi muhabbetullah havzına atlar/atılır. Muhabbetullah deryasına dalan ise, Yunus gibi konuşur, çünkü bu bir hâlin dil ile ikrarıdır:

Canlar canını buldum bu canım yağma olsun

Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun

   

Ben benliğimden geçtim gözüm hicabın açtım

Dost vaslına eriştim günahım yağma olsun

İkilikten usandım birlik hanına kandım

Derdi şarabın içtim dermanım yağma olsun

Varlık çün sefer kıldı dost andan bize geldi

Viran gönül nur doldu cihanım yağma olsun

Geçtim bitmez sağınçtan usandım yaz u kıştan

Bostanlar başın buldum bostanım yağma olsun

Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin

Ballar balını buldum kovanım yağma olsun
     Evet, bu hâl masivadan sıyrılmanın ifadesidir. Allah’ı (celle celâluhu) tanıdıktan sonra sever insan, sevince de dünyevilikte kalamaz. Kul olur, kul olan ise önce ölür, sonra dirilir, sonra tatlı bir dert kapısı açılır, bu bir tecrübedir. Bilen tanır, tanıyan dertlenir!

    İşte o dertlilerden bir tanesi olan Sir James Jean’a, Pakistanlı bir âlim, ‘Allah’tan hakkıyla ancak âlim olan kulları korkar’ (Fatır, 35/28) ayetini okuyunca, ‘Eğer Hz. Muhammed böyle diyorsa, sen şahit ol, o hak Peygamberdir’ der. Bu misalden de anlıyoruz ki iman-ı billah basamağındaki bir insan, marifetullah basamağına geçebilir, hatta muhabbetullah noktasına ulaşabilir ama Allah’ın bizden istediklerini anlamak ve O’nu hakkıyla sevebilmek ve O’nun tarafından sevilebilmek için bir muhabbetullah rehberine ihtiyaç var. O muhabbetullah rehberi ise Rasûlullah’tır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Muhabbetullah Rehberi

    Muhabbetullah ve zevk-i ruhani iklimine kavuşmak için bir muhabbetullah rehberini adım adım takip etmek gerekir. İşte bu noktada yine Kur’ân’a kulak vermeliyiz. De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Al-i İmran, 3/31). Bu ayet bize muhabbetullah rehberini telkin ediyor. Allah (celle celâluhu) kimi seviyor ve zevk-i ruhani basamağına kimleri çıkarıp tertemiz hale getiriyor, bu ayet ile ilan ediyor. Bu mertebe tamamen Allah’ın lütfudur.

    Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehber ise, aşılamayacak tepe yoktur. Zaten, Kur’ân da öyle diyor. Kim Muhammedî olur ise, Allah sevgisine mazhar olur. Sahabe onun için, adım adım Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) takip ediyordu.

    İnsan, sadece iman-ı billahta kalmamalı ve hel min mezid ruhunu yaşamalı. İşte Sahabe, Rehberinin izinde helezonlar çizerek melekleşiyordu. Rehberini bulan muhabbetullaha erer. Rasûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) benzeme gayreti ölçüsünde muhabbetullaha yaklaşılır.

    Kâinat kitabının her bir sayfası insana yazılmış mektuplar gibidir. Lisan-ı mahsusunu çözen, iman-ı billah ve marifetullaha ulaşır ve rehberin ölçüleri içinde muhabbetullah ve zevk-i ruhani deryasında rıza ufkunu arar.