Cahit Erdoğan 1933 yılında, Denizli’de doğdu. Ortaokuldan sonra Astsubay Meslek Yüksek Okulu’na giderek orduda astsubay olarak uzun yıllar hizmet verdi. İman ve Kur’ân hizmetlerini tanıması sebebiyle 1965 yılında ordudan ihraç edildi. Orduda görevli olduğu sırada Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile tanıştı.

Bediüzzaman Hazretleri’ni beş defa ziyaret etmek lütfuna mazhar oldu. Bu ziyaretlerin ilkini 1958 yılında gerçekleştirdi. O ziyaretlerden birini şöyle anlatıyor:[1]

“Kemal Hepşen adında, beraber kaldığım bir arkadaşla Üstad Hazretleri’ni ziyarete karar verdik. Ramazan Bayramının ikinci günü Denizli’de buluşup gidecektik. Biz yola çıkacağımız sırada Tevfik ağabey adında bir şahıs da bizimle gelmeyi arzu etti. Kıramayıp onu da yanımıza aldık. Beraberce tren istasyonuna gittik. Orada eski talebelerden Bakırcı Kazım ağabeyi gördük.

Isparta’ya vardığımızda, doğrudan Nuri ağabeyin oteline gittik. O da eski talebelerden, mübarek bir zattı. Sadece beni tanıdığı için sordu: “Geliş gayeniz nedir?” Üstad’ı ziyaret gayesiyle geldiğimizi söyleyince, “Yanlış vakitte geldiniz” dedi. “Üç aydır Üstad kimseyi kabul etmiyor, hem de çok hasta. Üç ay kadar önce Hüsrev ağabey geldi, geri dönmek zorunda kaldı.”

“Biz, Allah rızası için geldik. Yine Allah rızası için döneriz. Hele bir deneyelim” dedim.

Ertesi gün çok erken bir vakitte yola çıktık. Nuri ağabeyin oğlu önümüzde, biz arkada, Üstad’ın kaldığı evin önüne geldik. O, zile basıp gitti. Biz üç kişi beklemeye koyulduk. Kapının önünde 40–45 dakika bekledik. Artık ümidim kalmadı. Tam arkadaşlara, “Dönelim, kapı açılmayacak” diyecektim ki kapı açılıverdi. Kapıyı Mustafa Ezener ağabey açmıştı. Beni daha önceden tanıyordu, “Siz burada mıydınız?” diye sordu. Bir saate yakındır beklediğimizi söyledim. “Kardeşim, hoş geldiniz, ama Üstad çok hasta. Üç aydır da kimseyi kabul etmiyor. Fakat mademki geldiniz, elçiye zeval yok, ben gidip bir söyleyeyim, ancak sakın ümitlenmeyin.”

Bu arada bir hususu da anlatayım: Biz otelden çıkıp gelirken, baktım Tevfik ağabeyin elinde bir paket var.

Sordum: “Bu paket nedir?” “Peksimet” dedi. Ben de: “Aman ağabey, şimdi Üstad’a peksimet götürmenin sırası mı? Zaten üç aydır kimseyi kabul etmiyormuş. Bir de senin peksimetler yüzünden biz dönüp gitmeyelim” dedim.

“Canım, sana ne? Bunu Üstad’a verecek olan ben değil miyim?” deyince, “O zaman, sen bizden ayrı git” dedim.

Ben böyle deyince peksimetleri otele bırakmaya razı oldu.

Mustafa Ezener ağabey içeriye girdi. Bir dakika geçmeden bizi çağırdı. Donup kalmıştık. Mahcup bir halde içeriye girdik. Baktım, Üstad Hazretleri üst kattan iniyor. Hiç de hastaya benzemiyordu. Ayaklarında eski lastik ayakkabılar, üzerinde de eski bir cübbe vardı. Ben hemen koşup elini öptüm. Kemal Hepşen de öptü. Tevfik ağabeye gelince Üstad ona elini vermedi. İlk sözü de ona söyledi:

“Kardeşim, ne zaman birisinin hediyesini alsam, daha ilk lokmada hasta oluyorum. Onun için kimsenin hediyesini kabul etmiyorum.”

Bir daha da ona dönüp bir şey söylemedi. Kırk beş dakika kadar ayaküzeri konuştuk, hep benimle ve Kemal ağabeyle meşgul oldu. Bu sırada bana ne iş yaptığımı, adımı, memleketimi sordu. Ben askeriyede olduğumu söyleyince:

“Kardeşim, benim Rus cephesinde beş çavuşum vardı, seni de altıncı çavuş olarak kabul ettim” diye iltifat etti. Dünyalar benim olmuştu. Böyle bir iltifat göreceğim hayalimden dahi geçmezdi. Lokum, bal, şeker verdi; bizi tatlıya boğdu.”

Ordudaki vazifesi mecburî olarak bitince, Cahit ağabey; Ahmed Hamdi ve İhsan Doğan ile birlikte, İzmir Çiğli’de Paktuz şirketini kurarak bir tuz fabrikası açar.

İzmir’de o günlerde meşhur Tahir Büyükkörükçü ve Yaşar Tunagür gibi hocaların vaazlarını kaydedip civar bölgelerde dinletmeyi kendisine bir hizmet telakki eder. Bilhassa Yaşar Tunagür Hocaefendi’nin vaazları ona daha heyecanlı gelirdi. Onun için bu vaazları, civardaki ilçe ve köylere mümkün mertebe yaymaya çalışır.

1965 sonunda Yaşar Hoca’nın tayini, Diyanet’te Reis Muavini olarak Ankara’ya çıkar. İzmir’in ileri gelenleri bu tayinin durdurulması hususunda Yaşar Hoca’ya müracaat ederler. Aralarında Tuzcu Cahit olmak üzere bir grup önemli insan, Kestanepazarı’na giderler. Yaşar Hoca onlara, “Benim gitmemle üzülmeyin. Benden daha çok seveceğiniz birisini göndereceğim” der. Orada bulunanların hepsi bunu bir teselli kabul ederler. Yaşar Hoca sonunda Ankara’ya gider. Gelecek şahıs merakla beklenmeye başlanır.

Rahmetli Cahit Erdoğan, o günün bütün meşhur vaizlerini tanıdığı için gelecek vaizin Yaşar Hocaefendi’nin dediği gibi çıkacağını düşünmemektedir. Derken bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi Kestanepazarı’na gelir ve vaazlara başlar. Tuzcu Cahit teybini götürmeye lüzum görmemiştir. Fakat o gün vaazı dinledikçe pişman olur. “Keşke bu vaazı kaydetseydim” diye kendi kendine söylenir. Vaaz bitince Hocaefendi’nin bütün vaazlarını kaydetmeye karar verir. Bunu öncelikli bir vazife olarak kabul eder.

Fethullah Gülen Hocaefendi vaazlarının kaydedilmesine razı değildir. Ancak Tuzcu Cahit ısrar eder. O’nun razı olmayışını göz ardı ederek vaaz ve sohbetlerini kaydetmeye devam eder. İmam Gazali’ye dayandırdığı bir ifade ile “Bazen emri dinlememek edeptir” der ve yoluna devam eder.

Bu mevzuda Yaşar Hocaefendi çok müsamahakâr ve lütufkârdır. Hatta bir gün kendisine: “Hocam, ben bandı değiştirinceye kadar epey zaman geçiyor ve bu arada konuşulanları kaydedemiyorum. Bant bittiğinde ben size işaret etsem, bir müddet durur musunuz?” der. Yaşar Hoca’nın verdiği cevap onu sevindirir: “Evet, dururum, işin bittiğinde yine haber verirsin.” Fethullah Gülen Hocaefendi’ye böyle bir teklif götürmeye cesaret edemez. Bu sebeple makaralı teypten kasete geçileceği ana kadar arada bazı cümleleri kaçırmıştır.

Tuzcu Cahit ağabeyi 1960’lı yılların başında tanıdım. Bilhassa Mustafa Birlik ağabeyin İzmir’de Patlıcanlı yokuştaki evindeki derslere, Ahmet Feyzi Kul ağabeyle gelirlerdi. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e geldikten sonra Cahit ağabey ondan hiç ayrılmadı. Bildiğim kadarıyla, bütün vaaz ve sohbetleri teybi ile kaydetmiştir. Biz Çiğli’ye sohbete gittiğimizde onun tuz fabrikasına uğrardık. Planını ve sistemini bizzat kendisinin hazırladığı bir fabrika idi burası. Kestane Pazarı Camiine ve yanındaki İmam Hatip Yurduna geldiği gibi, üç sene devam eden, Buca ile Kaynaklar arasındaki yaz kamplarına da gelir giderdi. Daha sonra İstanbul’daki Sema Video çalışmalarının başında bulundu. “Tabiatın Gür Solukları” gibi projelerde beraber çalıştık. Çağrı filminin Arapça altyazı çalışmalarını birlikte yaptık. Türkçe seslendirmelerin bazı bölümlerinde de kendilerine danışmanlık yaptım.

31 Mart 1971’de, Karşıyaka’daki bir sohbet esnasında, polis baskını olduğu zaman beraberdik. Karakolda bir gecelik gözaltından sonra onu bırakıp bizi tutuklamışlardı. Daha sonra, 12 Eylül 1980’de, bizim gibi Cahit ağabeyi de içeri aldılar. 1985’de (tarih olarak yanılmıyorsam) Çamlıca Yurdunun üstündeki caminin çinilerini almak için Ali Kervancı, Ali Rıza Tanrısever ve Cahit ağabeyle beraber İstanbul’dan Kütahya’ya gittik. Yolda Üstadın ziyaretine gidişlerini anlattı. Giderken Denizli’ye uğramışlar. Eskiden bir ağabey, “Üstada uğrayınca bir de şu Kıbrıs meselesi ne olacak, soruver” demiş. Cahit ağabey, “ Nasıl sorayım?” deyince “Sen sadece kalbinden geçir; Üstad sana cevap verir” demiş. Ziyaret sırasında Üstad beraber gittikleri bir ağabeye bir şeyler söylerken Cahit ağabey soruyu kalbinden geçirmiş. Üstad hemen öbürü ile konuşmasını kesip Cahit ağabeye dönmüş ve “Kıbrıs’ın tamamı bizim olacak” demiş.

Aslında Cahit ağabey, Üstadın konuşmalarını kaydedeyim diye teyp almış ama bir türlü muvaffak olamamış. Üstad, sesinin kaydedilmesini istemiyormuş. Daha sonra İzmir’e vaaza gelen Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ve Yaşar Tunagür Hocaefendi’nin vaazlarını hep kaydetmiş ve başkalarına dinletmek için gayret etmiş. Üstad Hazretleri hakkındaki büyük arzusu, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaaz ve sohbetlerini kaçırmadan kayıt altına almasıyla gerçekleşmiş. İlk tanıştıkları 1966 yılından 1991’e kadar, 25 yıl boyunca, Hocaefendi’nin vaaz ve konuşmalarını sürekli kaydedip çoğaltarak insanlara ulaştırmaya çalışmış.

Ahmet Feyzi ağabeyi Hocaefendi’nin vaazına getirmek, Kestane Pazarı Yurdundaki müdür odasında tanıştırmak da Cahit ağabeye nasip olmuş. Ahmet Feyzi ağabey daha sonra Cahit ağabeye, “Dediğin kadar varmış, gerçekten çok farklı bir vaiz” demiş.

İzmir’in askeri hastaneye ve Nokta Durağına yakın Çeşme Dershanesi’nin olduğu evin orta katında Cahit ağabey ailesi ile kalırlardı. Hocaefendi de alt katında kalıyordu. Mehmet Küçük, Şükrü Hoca ve diğer arkadaşlarla beraber biz de kalıyorduk. Daha sonra Cahit ağabey alt kata, Hocaefendi orta kata çıktı.

Ahmet Feyzi Kul ağabeyin kendinden küçük olan kardeşi Mehmet Kul ağabey, Cahit ağabeyi çok severdi. Çiğli’de kalırken de yanına uğrar ve kalırdı. Hiç evlenmediği için çoluk çocuğu yoktu. Hasta olunca Cahit ağabeyin evinde kaldı. Vefatından sonra Cahit ağabeyin oğlu Fethullah, rüyasında Mehmet Kul ağabeyi görüyor. Ona “Hocaefendi beni bu sıkıntı ve azaptan kurtarsın” diyor. Çünkü mirasının bir kısmını Hizmet’e vakfetmiş, ama resmi işlemler yapılmadığından Hizmet’in vakfına intikal gerçekleşmemiş. Daha sonra bu işlemler yapıldı.

Cahit ağabey hasta olmadan önce Hocaefendi’ye gidip “Rüyada beni Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kucakladı” diyor. Hocaefendi içinden “Nasıl bir imtihan ola ki?” diye geçiriyor. Cahit ağabey kanser olunca mesele anlaşılıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sıkıntı gelmeden önce teselli veriyor.

Mehmet Kul ağabey çok nezih ve dikkatli yaşayan bir Risale-i Nur talebesi idi. O da ağabeyi Ahmet Feyzi Kul gibi İzmir Ortaklar Çamlık köyündeki aile mezarlığına gömüldü. Daha sonra Hüseyin Çağdır ve diğer bazı ağabeyler gibi Cahit ağabey de 10 Haziran 1991’de vefat edince, namazını M. Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı ve onların yanına defnedildi.

Hocaefendi’nin vaaz ve konuşmalarını Cahit ağabeyden sonra en çok takip edip kaydeden kişi Gürbüz Dönmez (Paşa) ağabeyin Babası Mehmet Dönmez’dir. Bir gün Hocaefendi ABD’den, İzmir’deki Barbaros Kocatürk’e telefon ederek “Bugün İzmir’de vefat eden birisi var mı? Bana bugün İzmir’de bir Kutub’un vefat ettiğini söylediler” diyor. Barbaros Bey araştırınca Mehmet Dönmez olduğunu tespit ediyor. Allahu alem, o irşad edici nasihat ve vaazlara herkesin ulaşması için gayret ettiğinden ve bunu sırf Allah rızası için yaptığından kendisine bir kutupluk rütbesi verilmiş. Ümit ediyorum ki Cahit ağabeye de böyle bir rütbe verilmiştir. O da aynı niyetle gayret ederdi.

Hocaefendi son sohbetlerinden birisinde, “Hacı Kemal ve Cahit Bey benim gerçek dostlarım oldukları için vefatlarından sonra bile çok vefalı davranıyorlar ve devamlı rüyalarıma giriyorlar” diyor.

 

Dipnot

[1] “Merhum Cahit Erdoğan”, fgulen.com/tr/turk-basininda-fethullah-gulen/fethullah-gulen-hakkinda-dizi-yazilar-dosyalar/fethullah-gulen-web-sitesi-ozel-dosyalar/15705-fgulen-com-merhum-cahit-erdogan