Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) imtihanla alakalı bize ulaşan çok sayıda beyan vardır. Bu beyanlar arasında özellikle Habbâb ibn-i Eret hadisi, inanan insanların davaları uğrunda ne türlü fedakârlıklara katlandıklarını göstermesi açısından günümüzdeki adanmış ruhlara moral vermektedir. Habbâb ibn-i Eret (radıyallâhu anh) demiştir ki: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hırkasını başının altına yastık yapmış, Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden ötürü) kendisine şikâyette bulunduk ve ‘Bizim için Allah’tan yardım ve inayet dilemez misiniz?’ dedik. Buna makabil O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki tutulup kazılan bir çukura (yarı beline kadar) gömülür, sonra da testere getirilip başına konur ve ikiye biçilirdi. Yahut demir tırmıklarla tırmıklanıp eti kemiğinden ayrılırdı. Fakat yine de bütün bunlar onu dininden döndüremezdi. Allah’a yemin olsun ki, O mutlaka bu dini tamama erdirecektir. Hatta gün gelecek, yalnız başına bir atlı, Allah korkusu ve sürüsüne kurt saldırması endişesinden başka hiçbir korku taşımaksızın San’a’dan Hadramevt’e kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz bu hususta acele ediyorsunuz (sabırsızlanıyor, hemen olsun istiyorsunuz).”[1]

Hadis, imtihanın evrenselliğine işaret etmesi yönüyle günümüz Müslümanlarına önemli mesajlar vermektedir. Hadisin ravisi Habbâb ibn-i Eret (radıyallâhu anh), hadis kitaplarında Ebû Abdullah künyesi ile meşhur olup kendisinden 33 hadis rivayet edilmiştir. Habbâb Hazretleri (radıyallâhu anh) ilk Müslümanlardan ve Mekke’de Kureyş’in en şiddetli işkencelerine uğrayan müminlerdendir. En evvel imanını izhar edip bu yüzden azâb-ı şedîd ile işkence edilen sahabi efendimizdir: “Ben öyle bir günümü biliyorum ki benim için sûret-i mahsusada ateş yakıldı. Korların bir tanesi sırtıma kondu da onu sırtımın yağları söndürdü idi.” Asıl mesleği demircilik olan Habbâb’ı (radıyallâhu anh) satın alan Ümmü Enmâr, bir demir parçası alıp ateşte kızdırır ve onun başına yapıştırıp işkence ederdi. O, davası uğruna her türlü çileye katlanan ve fedakârlıktan geri durmayan müstesna bir şahsiyettir.

Hayatıyla alakalı kaynaklarda yer alan şu hadise, çektiği sıkıntıları göstermesi açısından manidardır: Bir keresinde Habbâb (radıyallâhu anh), sipariş üzerine yaptığı kılıcın parasını almak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden Âs ibn-i Vâil’e gittiğinde aralarında şu konuşma geçmişti.

Âs ibn-i Vâil: “Muhammed’i inkâr etmediğin sürece paranı vermeyeceğim.”

Habbâb: “Sen ölünceye hatta yeniden dirilinceye kadar da olsa, ben Muhammed’i inkâr etmem.”

Âs ibn-i Vâil: “Yeniden diriltildiğimde benim mallarım olur, o zaman ben de sana paranı öderim.”

Habbâb (radıyallâhu anh), birçok müşrikten aldığı cevapların bir örneği olan bu konuşmayı Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber verir. Bunun üzerine “Âyetlerimizi inkâr edeni ve ‘Bana elbette mal ve çocuk verilecektir’ diyeni gördün mü?”[2] âyeti nâzil olur. Habbâb (radıyallâhu anh), gördüğü işkencelerin izlerini vefat edinceye kadar sırtında taşımıştır. Yaşadığı ızdırabın neticesinde Efendimiz’e arzu halde bulunuyor. Resûl-u Ekrem de (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona geçmiş ümmetlerin yaşadıklarını anlatarak hem ona yolun kaderini hatırlatıyor hem de daha ötesi var diyerek sabrı salık veriyordu.

İnsan bu dünyaya keyif sürmek için gönderilmemiş, aksine âlemlerin Rabbinin kendisine tevdi ettiği vazifeleri ifa etmek için dünyaya gelmiştir. İnsanlık tarihinin başından bu zaman dilimine kadar, insan hep imtihanlara mârȗz kalmıştır. Tarihin sayfalarına bakıldığında dereceleri farklı olsa da hemen her dönem, inanan insanların başından imtihan, bela ve musibet eksik olmamıştır. Halık’ın hiçbir takdiri abes olmadığı gibi, kullarını imtihan etmesi de (hâşâ) abes değildir. Nitekim وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ ”İçinizde gerçekten mücâhede edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve sâlih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz”[3] ayeti, imtihanın hikmetini beyan etmekle birlikte, ayetteki وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ ibaresi de bu imtihanın istisnası olmadığını, herkesin durumuna ve konumuna göre bu imtihanı tadacağını haber vermektedir.

Özellikle bir davaya gönül vermiş dava erlerinin başlarına gelen musibette, şahsen mârȗz kalınan musibetten çok daha derin hikmetler gizlidir. Bu hikmetlerden birini, Üstad Hazretleri şöyle beyan eder: “Siz, bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa ‘altın mı, bakır mı’ diye mihenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve ‘nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı, yok mu’ üç-dört eleklerle elenmek; hâlisâne, sırf hak ve hakikat nâmına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki, kader-i ilâhî ve inâyet-i rabbâniye müsaade ediyor.”[4]

Üstad Hazretleri, imtihan karşısında yapılması gerekenleri de şu satırlarla ifade etmiştir: “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir.”[5]

İmtihanın hem dinî hem de dünyevî kısımları vardır. Zalimin yaptığı dünyevî zulmün, ahiret açısından bakınca kârı çok büyüktür. İmtihana sabreden, şikâyet etmeyen ve çıkış yolları arayan kazanacaktır. Fakat Üstadın yukarıda ifade ettiği dine gelen musibet ise, dünyevî musibet gibi değildir. Ebedî bir hayatı mahvetmek gibi bir risk taşımaktadır. Öyleyse herkes derece ve seviyesine göre imtihan olacak, ama bu imtihandan aktif sabırla ve yüz akıyla çıkmanın yollarını arayacaktır. Bunu başarabilmenin en somut adımı da asılsız ithamlar ve iftiralarla uğraşmak yerine, Allah ile kendi arasındaki engelleri aşmaktan, Allah’a yakınlık kesbetmekten ve rıza-yı İlâhîye nail olmak için var gücüyle çabalamaktan geçmektedir.

Tarihî arka plana bakıldığı zaman, imtihanın en şiddetlisine mârȗz kalanların Peygamberler ve derecesine göre diğer insanlar oldukları anlaşılmaktadır. Bunun en önemli gerekçelerinden birisi şudur: Bir davaya omuz vermiş gönül erleri, başlarına gelen imtihan ne şekilde olursa olsun âyette ifade buyrulduğu gibi, “Ya Rabbenâ, üstümüze gürül gürül sabır yağdır”[6] diye dua edecekler, ama yollarından asla geriye dönmeyeceklerdir. Zira adanmışların geriye bırakacağı en önemli mirası, davaları uğrunda katlandıklarıdır. Arkadan gelenler, öncekilerin çektikleri sıkıntılardan haberdar olmaz iseler, bir sinek ısırması, bir arı sokması bile onlara çok ağır gelebilir ve davalarına gerekli sadakati göstermeyebilirler. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde iman ve İslam adına bir gayret ve fedakârlık varsa, unutulmamalıdır ki bu gayretin dayandığı temel ruh ve felsefe, Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) bizzat kendisindeki dava ve iman aşkı ve O’ndaki bu aşkın sahabeye ve sonraki nesillere miras kalmasıdır. Dolayısıyla dava erleri, tıpkı sahabe gibi, yolda nasıl yürünmesi gerektiğini sonraki nesillere miras bırakmaya gayret etmelidirler ki bu sayede arkadan gelenler, akrep veya yılan gördüklerinde daha ısırılmadan feryat etmeye başlamasınlar ve böyle durumlarda öndekilere bakıp ve onların çok daha büyük sıkıntılara katlandıklarını görerek bunlarla teselli olup “Yahu insanlar neler çekmişler. Bizimkine de çekmek mi denir? Onların çektiklerine bakınca bizimkinin sözünü etmek bile ayıp olur” desinler. Bu itibarladır ki, temsil konumunda bulunan insanların hâlleri, arkadan gelenler için çok şey ifade eder. Onlara bakan insanlar, hayatlarını zehir zemberek hale getirecek hadiseleri farklı görmeye, farklı duymaya, farklı okumaya başlar ve netice itibarıyla yaşadıkları acıların bile tatlılaştığını görürler.[7]

Hadiste Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) Habbâb ibn-i Eret’e (radıyallâhu anh) en önemli tavsiyelerinden birisi de sabırdır. Zira zulme mârȗz kalan kimse zalimin hemen derdest edilmesini ister. Nitekim binlerce insana çok küçük emarelerle zulüm yapanların, dünyevî bütün haklardan mahrum edenlerin, hakkı, adaleti ayaklar altına alıp çiğneyenlerin, zulme uğrayanlar tarafından Allah’a havale edilmeleri çok normaldir, ama insanın İlâhî takdirin hikmetlerini bütünüyle görmesi mümkün değildir. İşte tam bu noktada Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “Acele ediyorsunuz” diyerek bu konudaki İlâhî takdiri beklemenin önemine işaret buyurmaktadır. Şunu da eklemek gerekir ki Tebbet Sȗresinin nazil olmasıyla, sûreye konu olan Ebu Leheb’in ölümü arasında 11 senelik bir zaman dilimi vardır. Bir şey hemen vuku bulmuyorsa, takdir-i Hüda’nın hikmetleri akıldan uzak tutulmamalıdır. Bela ve musibetlere karşı dişini sıkıp sabreden, şikâyet etmeyen, kadere taş atmayan, atf-ı cürümlere girmeyen dava erlerinin girdikleri bu yolda kazanacakları, hadisin bize verdiği en önemli tesellidir.

İnsan imtihan karşısında asla atalete düşmemelidir, zira atalet dağınıklığa sebeptir. Öyleyse imtihanı olgunlukla karşılamak, İlâhî takdire boyun eğmek, bu yolda çile çekenlere maddî ve manevî muavenette bulunmak, aktif bir şekilde bu çileli durumdan kurtulma yollarını aramak, inananlar için azamî öneme sahiptir. Yolun kaderinde imtihan vardır. Yolcuya düşen, imtihanla baş başa kalınca, yolundan ayrılmak değil, aksine yoluna daha sıkı bağlanmasıdır. “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mârȗz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”[8] âyeti de aslında bu İlâhî takdirin evrensel olduğunu bizlere haber vermektedir.

Habbâb ibn-i Eret hadisiyle alakalı şu hususlar dikkat çekicidir:

  1. Hadis-i şerîf, İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de Müslümanların ne kadar bunaldıklarını, ne ölçüde sabra zorlandıklarını göstermektedir. Öyle ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme gelip ricada bulunmak zorunda kalmışlardır.
  2. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hadiste, imanları uğrunda daha ağır imtihanlardan geçirilmiş insanlardan örnekler vermek suretiyle onlara ne yapmaları gerektiğini dolaylı olarak hatırlatmıştır. Zira insanın sadece kendi imtihanına takılıp kalması, kendisinden daha ağır ve çileli imtihanları görmemesi, onun psikolojik olarak iyiye gitmesinin önünde bir engeldir.
  3. Ayrıca, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hadiste sabrın yanı sıra ümit de vermiştir. Karanlık gecelerin kararıp kalmayacağını, elbette bir aydınlık sabaha ulaşacağını hatırlatmak, gelecekteki güzel neticelerden haber vermek, imtihana tâbi olan kimsenin rahatlamasını sağlayacaktır. Bu hadise göre, imtihan ne kadar şiddetli olursa olsun, asla ümitsiz olmamalı, etrafımıza da ümit vermeliyiz.
  4. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), İslam yolunda çekilen sıkıntıların asla boşa gitmeyeceğini net bir dille haber vermektedir. Öyleyse insana düşen, yürüdüğü yolun İslamî olmasına önem vermesidir. Yoldan emin olan insanın, yolculukta başına gelenlere sabretmesi gerekir. Zira davası hak olanı Hak Teâlâ zayi etmeyecektir.
  5. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), ricada bulunan ashabını kınamamış, onların içerisinde bulundukları ruh haletini çok iyi tahlil etmiş ve gerçekçi çözüm yolları sunmuştur. Öyleyse imtihanını ve derdini anlatan bir kimseye karşı, vurdumduymaz olunmamalı, derdiyle dertlenmeli, ona faydalı olmaya gayret gösterilmelidir.

Allah Teâlâ bizleri imtihandan layıkıyla geçen kullarından eylesin.

Dipnotlar

[1] Buhari, Menâkıb 25.

[2] Meryem, 18/77.

[3] Muhammed, 47/31.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 512.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 13–14.

[6] Bakara, 2/250.

[7] Krş. M. Fethullah Gülen, Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız (Kırık Testi-14), İstanbul: Nil Yayınları, 2015, s. 34.

[8] Bakara, 2/214.