“Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim.”

Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat

Felsefe, Yunancadan Arapçaya, oradan da dilimize geçmiş bir kelime olup bilgiyi, bilgeliği sevmek veya hikmet sevgisi manalarına gelmektedir.[1] Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadesinde yer alan “Skolastik düşünce” ise, Ortaçağ’da hâkim olan, hür düşünceyi kayıt altına alan, her türlü tenkide kapalı bir yaklaşımdır.

İnancın dikkate alınması durumunda felsefe, insanın ilmî gerçeklere dayanarak, inançları doğrultusunda kendisi, varlık ve kâinatla ilgili meseleleri bir birlik ve bütünlük içinde çözme çabasıdır.[2] Buna göre felsefi düşünce; ilim, teknik ve değerler alanlarında insan zihnini skolastik anlayıştan kurtarıp hür düşünceye götüren, bilgi ve inancın temellerini araştıran gerçek düşüncenin adı olmaktadır.[3]

Bediüzzaman Hazretleri felsefeyi ikiye ayırır:

“Risale-i Nur’un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.

İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur’ân’ın mucizekâr hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor.”

Vahyin nuruyla aydınlanmış felsefeyi, uç noktalara kaymaktan koruyan bir hikmet olarak tanımlayan Üstad Bediüzzaman, vahyin eşliğinde yol alan bu tür bir hikmetin, hayır ve yararlarının fazla olması sebebiyle gerekliliğine işaret eder.[4]

Hikmet

Felsefî manaları yanında fizikî, örfî ve dinî manaları da ihtiva eden hikmet kavramının lügat manası; “en iyi ilim vasıtaları ile en iyi şeyin bilinmesi, eşyanın hakikatini olduğu gibi bilmek ve gereğince hareket etmek” demektir. Said Nursi hikmeti, “sebep, gaye, fayda, maslahat, sır ve incelik” olarak tarif etmektedir. Ona göre hikmet; nazari bir ilim olup, varlıkların sebeplerini (illetlerini), hakikatini beşer kuvvetinin erişebildiği ölçüler içinde ele alır, araştırmasını yapar.[5]

Akıl

Felsefe akıl, tefekkür, bilgi ve hikmet gibi esaslara dayanır. Bediüzzaman Hazretleri, Sözler adlı eserinde aklı, şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülasası olarak ele almakta, onu insanı mutlu kılan ilâhî bir hediye olarak tanımlamaktadır. İslamiyet’in kaynağının ilim, esasının ise akıl olduğuna işaret eden Üstad Bediüzzaman, bir başka eserinde İslamiyet’in akıl, ilim ve mantık üzerine bina edilmiş olduğunu vurgular.[6] Akıl, iyiyi kötüden ayırmamıza yardımcı olur, ilâhî emirlere uymamızda bize yol gösterir, Allah’ın sanat eserleri olan varlıkları okumamızı ve nimetleri üzerinde düşünmemizi sağlar.Ayrıca mükemmel işleyen bir akıl olmadan, müspet bir felsefe ortaya koymak da mümkün değildir.

Tefekkür

Mükemmel işleyen bir aklın ortaya koyduğu ürünlerden biri de tefekkürdür. Kur’ân’da tefekkürle ilgili 15 ayet bulunurken; tefekkürle eşanlamlı kullanılan akletmek, anlamak, ibret almak ve bakmak gibi deyimlerle birlikte bu sayı 500’e kadar çıkmaktadır. Bu, Allah’ın (celle celâluhu) yaklaşık her 10 ayetten birinde bizi tefekkür etmeye,[7] varlık ve hadiseler üzerinde düşünmeye davet ettiğini gösterir. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır” diyerek, fert ve toplumları tefekküre teşvik etmektedir.[8]

Bilgi

Hikmetin önemli neticelerinden birisi de bilgidir. Bilgi tefekkür ağacının bir meyvesidir. Bilgisiz felsefe yapmak isteyenler, gece karanlığında ışıksız olarak yolunu bulmaya çalışan yolcu konumuna düşerler.[9] “Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır”[10] diyen Said Nursi, bilgi konusuna değişik bir açılım getirmektedir. O, varlıklara Allah adına bakılması durumunda gerçek ilmin elde edileceğini, Cenab-ı Hakk’ı nazara almadan, sebepleri hakiki tesir sahibi kabul ederek yapılan çalışmanın, insanı gerçek ilme götüremeyeceğini belirtir. Ona göre insanı Allah’a yaklaştırmayan her gayret, her ilim, her fen ve gelişme gibi görünen her oluşum, gerçek olmayıp yarım yamalak ve eksik bir gölgeden ibarettir.

Adalet

Bediüzzaman’a göre Kur’ân’da takip edilen dört asıl maksattan biri adalettir. Bunlar Kur’ân’ın heyet-i mecmuasında yani topluca bulunduğu gibi, surelerinde, ayetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarahaten yani açık biçimde, işaret olarak veya remzen (ince işaretle) bulunmaktadır. Adaletin anlamı hak ve hukuka uygunluk, hak ve hukuku gözetip yerine getirme, doğruluk ve adil olmadır. Said Nursi hikmeti; ilim, adalet ve hilmin[11] birleşmesinden doğan değerli bir sıfat olarak tarif eder; bunu aklî kuvvetlerin vasat mertebesi olarak değerlendirir. Bu da hakkı hak bilip ona bağlanmak, batılı batıl bilip ondan uzak durmak demektir. Bir başka ifadeyle akıl, söz ve hareketlerde uygunluk ve Allah’ın yaratmış olduğu varlıklar ve hadiseler üzerinde tefekkür etmektir.[12] Denebilir ki ilim, hoşgörü, tefekkür ve dengeli davranış olmadan hikmetli ve adaletli olunamaz.

Eski ve yeni felsefe

Yunan felsefesini, eski hikmet içinde mütalaa eden Said Nursi, “müstebit” (dayatmacı ve zorba) bir yapıya sahip olduğunu belirttiği bu felsefenin, Halife Me’mun zamanında tercümeler yolu ile İslam dünyasına girdiğini ve zâhir ehli denilen kitlenin zihinlerini karıştırdığını söyler. Yeni felsefenin bu kategoriye konulamayacağını, eskisinin aksine bu yeni felsefenin, daha özgürlükçü bir yapıya sahip olduğunu vurgular.[13]

Felsefenin Kur’ân’la barışık olması, hak ve hakikate hizmeti ön planda tutması gerektiğini her fırsatta dile getiren Bediüzzaman, böyle bir görev icra eden felsefeye karşı ters bir tutum içinde değildir. Hatta böyle bir felsefenin zaruretine inanır. Fakat nasıl olursa olsun her çeşit felsefeye, özellikle de insanın manevî yönünü ihmal eden materyalist anlayışlara sıcak bakmaz. Bu tür felsefi yaklaşımların fert ve toplumlar üzerindeki zararları üzerinde durur.[14]

Sonuç

Üstad Hazretlerine göre, materyalist felsefenin takipçisi zamanla kendi çıkarları için en aşağılık şeylere bile tapmaktan sıkılmayan zelil bir Firavun olur. Her menfaatli şeyi kendisine Rab tanıyan materyalist felsefenin bu inançsız öğrencisi, aynı zamanda hem dik kafalı, hem de inatçıdır. Fakat bir lezzet için sonsuz bayağılıkları kabul eden miskin bir dik kafalıdır. Öyle ki basit bir çıkarı için şeytan gibi şahısların ayağını öpmekten çekinmeyecek şekilde zillet gösteren alçak bir inatçıdır. Hem o materyalist felsefenin talebesi, hak ve hakikat karşısında zalim ve gaddar bir mağrurdur. Hak ve hakikat güneşi karşısında erimeyen bir kibir abidesidir.

Kur’ân’ın kutsi hikmeti ise hak, fazilet, yardımlaşma ve inanç gibi ilkeleri benimsemiştir. Bu ilkelerden hakkın sonucu birlik ve düzendir; faziletin sonucu dayanışmadır; yardımlaşmanın sonucu birbirinin imdadına yetişmektir, inancın sonucu ise, kardeşlik ve sevgidir. Nefsi kötülüklere karşı dizginlemek ve ruhu, kemâlâta yani erdeme ve olgunluğa kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi ise dünya ve ahirette mutlu olmaktır.[15]

Bediüzzaman Hazretlerinin yol göstericiliğinde, hayatını Kur’ân prensiplerine göre düzenleme çabasında olan fertlere düşen aslî görev, akıl ve ilmin rehberliğinde, sistemli tefekkür sonucunda varlıklara sevgi ve kardeşlik duygularıyla yaklaşıp şahsî, ailevî ve sosyal huzura katkı sağlamaktır.

Kaynak: Köprü Dergisi, Bahar 2000, www.sorularlasaidnursi.com/said-nursinin-felsefeye-bakisi/

Dipnotlar

[1] Nihat Keklik, Felsefenin İlkeleri, İstanbul, 1982.

[2] Hüsamettin Erdem, İlkçağ Felsefe Tarihi, Konya, 1983.

[3] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş, İstanbul, 1963.

[4] Said Nursi, Muhâkemat, İlk basım: İstanbul, 1911.

[5] Said Nursi, Sözler, İzmir, 2013.

[6] Said Nursi, İşarât-ül-İ’câz, İlk basım: İstanbul, 1918.

[7] Al-i İmran, 3/191.

[8] Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.

[9] Hüsamettin Erdem, Bazı Sistematik Felsefe Problemleri, Konya, 1992.

[10] Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Arapça ilk yazılışı: 1920-1924, Türkçe tercümesi: İstanbul, 2000.

[11] Hilm: Akıllı ve kültürlü olmakla kazanılan, beşerî münasebetlerde hoşgörülü, bağışlayıcı ve medenî davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâkî erdem.

[12] Nursi, İşarât-ül-İ’câz.

[13] Nursi, Muhâkemat.

[14] Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul, 2000.

[15] A.g.e.