O müminler ki tamamen haksız yere, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dediklerinden ötürü yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı.” (Hac, 22/40).

Göç, Hz. Adem’den (aleyhisselâm) günümüze kadar uzanan bir köprü hükmünde, yüzyıllar boyu güncelliğini korumuş ve insanlık var olduğu sürece de koruyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’de Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim (aleyhimüsselâm) ile birlikte birçok Peygamberin hicretlerine yer verilmiştir.[1] Her biri inançlarını yaşayabilecekleri diyarlara kavuşma ümidiyle bulundukları yerleri terk etmişlerdir.[2] İlk Peygamber Hz. Adem (aleyhisselâm), Cennet’ten dünyaya cebrî bir hicret yaşamıştır.[3] Heybetli dalgaları aşan geminin marangozu Hz. Nuh (aleyhisselâm) ise, karaya varınca bu göç vasıtasıyla iman edenlere yeni bir başlangıç sunmuştur.[4] Hicret insanı olarak nitelendirilen İbrahim aleyhisselamın yolu Harran, Ürdün, Mısır ve Filistin olmak üzere Mekke’ye kadar ulaşmış ve ömrünün son yıllarına kadar da yolculuğu devam etmiştir.[5]

Sosyolojik temellere göre, kişi çevresiyle etkileşimin sonucu, devamlı bir gelişim hâlindedir. Bu çift yönlü ilişki sürecinde kişi, karakter gelişiminde devamlı bir yenilenme yaşar.[6] Bu durumda arzu edilen ortamı sağlamak, kişinin ancak gayreti ve himmetiyle mümkün olabilir. Tabiî ki köklü değişiklikler, farklı adaptasyon süreçlerini de beraberinde getirmektedir. Nübüvvetin 13. yılında gerçekleşen Medine hicreti, adaptasyon adına ideali oluşturmaktadır. Zira Ashâb daha o zaman tanımaya çalıştıkları milletin iktisadî yapılarını tespit edip çabucak dâhil olmuşlardır.[7]

 Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye hicret ettikten yaklaşık beş ay sonra, Ensar ve Muhacirîn arasında bir kardeşlik antlaşması olan “muâhât”ı gerçekleştirmiştir.[8] “Muâhât” Arapçada “uhuvvet” (kardeşlik) kökünden türemiş olup “birini kardeş edinmek” manasına gelmektedir.[9] Bu kardeşlik hadisesinin birçok amaca hizmet ettiği söylenebilir. “Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır”[10] ayetinin de vurguladığı gibi, muâhâtın temelinde yardımlaşma yatmaktadır. Bir yanda İslam’ı yeni tanımış ve hayır işlerinde yarışmaya istekli Ensar, diğer yanda ise mal ve yurtlarını terk etmiş Muhacirler, bu şekilde maddî ve manevî bir kaynak edinmişlerdir.

Muâhâtın dayandığı bazı temellerden söz etmek mümkündür. İlk olarak, azınlıkta olan Müslüman topluluğu, bu kardeşlikle birlikte çabucak ahenkli bir toplum hâline gelip güçlenmiştir. Bu sayede Medine’de güçlerini birleştiren Ashâb, kısa bir süre sonra Bedir’de müşriklere karşı galip gelmiştir.[11] Güvene dayalı bu denli sağlam bir topluluğun, tebliğ vazifesini yerine getirirken, imrendirici ve ikna edici bir güce sahip oldukları da hicretin toplumsal sonuçlarına bakıldığında açıkça görülmektedir. Bunun yanı sıra kardeşliğin, Muhacirler adına aidiyet hissini geliştirmiş olması ve hızlı bir adaptasyonu beraberinde getirmiş olması, bu hadisenin başarısını ispata yeterli olacaktır.[12]

Muhacirlerde daüssıla duygusu da vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hissi söyle ifade etmişti: “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki eğer beni çıkarmasalardı, vallahi senden ayrılmazdım.” Muhacirleri tarif eden kelimelerden biri de “reca” idi. Bu ifade “ümit, beklenti ve istek” ile ilişkilendirilir[13] ve “Onlar ki iman ettiler, sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler… İşte onlar Allah’ın rahmetlerini umarlar”[14] ayetiyle de göç edenlerin ümit içinde olmalarına dikkat çekilir.

Kardeşlikten doğan bir diğer hüküm ise varislikti. Muhacirler ekonomik açıdan güçlendikten sonra Enfal sȗresinin 75. ayeti[15] ile kalkacak olan bu hüküm, Medine’de geçirilen ilk günleri dünyevî dertlerden arındırıp uhrevî alana kanalize etmeyi başarmıştır. Ensar’ın yön belirleyici rolü, hicret yerini sevdirirken terk edilenlerin tasasını da gölgede bırakmıştır.[16]

Siyer kaynaklarında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) muâhât işlemini üç belirleyici unsura dayandırmaktaydı: medeni hâl, sosyal statü ve fıtrî özellikler.

Medeni hâl: Özellikle bekâr olan Muhacirler, Suffe Ashabı olarak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinden geçen ve tebliğ görevleri olduğunda aralarından seçilip gönderilen kişilerdi. Evli olanlar zaten Ensar ailelerine dağıtılırdı.[17]

Sosyal statü: Bir araya getirilen ailelerin statü itibariyle de birbirlerine denk gelmeleri önemseniyordu. Mesela ticarî tecrübesi olan Abdurrahman bin Avf (radıyallâhu anh), hicretten sonra, Hz. Sad bin Rebi (radıyallâhu anh) ile olan kardeşliği sonucu, kısa bir sürede Medine’deki ticarî ağlara hâkim hâle gelmiş ve mal varlığını artırmıştır.[18]

Fıtrî özellikler: İki savaşçı ruhu birleştiren Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şekilde Abbad bin Bişr (radıyallâhu anh) ve Ebu Huzeyfe’yi (radıyallâhu anh) bütün muharebelerde birinci safta omuz omuza görmüştür. Karakteristik özelliklerin ön planda olduğu kardeşleştirmede geçim kolaylaşmış ve verimliliğin arttığı gözlemlenmiştir.[19]

Hicret beldesini sevme ve verimli hale getirme hususunda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duasını hatırlatmakta fayda vardır: “Allahım! Bizlere (asıl vatanımız) Mekke’yi sevdirdiğin gibi, ondan daha fazla Medine’yi de sevdir.” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu duasıyla muhacirin, Allah için hicret ettiği beldeyi ve toplumu sevmezse orada kalamayacağına, entegre olmak istese de olamayacağına ve yarınlar adına hayırlı hizmetler ortaya koyamayacağına dikkat çekmiştir.[20]

Muâhât, hicret edenlere muazzam bir derstir. Mukaddes göç, hâlâ önemini muhafaza etmektedir. Bugün eski Medine yoktur, ama her yere Medine’nin boyasını çalmak, Medine misali şehirler kurmak söz konusudur.[21]

“Gurbetle alâkalı bir rivayette, urûc ve nüzûlün kahramanı Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Cenâb-ı Hak nezdinde kulların en sevimlisi gariplerdir” buyururlar. Gariplerin kimler olduğu sorulunca da: “Din ve diyanetleri adına halktan uzaklaşabilenler, Meryem oğlu İsa ile haşrolacaklardır”[22] şeklinde cevap verilir.”[23]

 

Dipnotlar

[1] Ahmet Sait Sıcak, “Başa Çıkma Stratejileri Açısından Kur’ân’da Hicret Realitesi”, Antakiyat, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2018, s. 47.

[2] Ali Demirel, Mukaddes Göç: Hicret, İstanbul: Rehber Yayınları, 2005, s. 15.

[3] Prof. Dr. Ahmet Bedir, Tehvidin Yurdu: Kur’ân-ı Kerim Atlası, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2014, s. 28.

[4] Demirel, a.g.e. s. 26.

[5] Bedir, a.g.e. s. 202.

[6] Klaus Hurrelmann; Ulrich Bauer, Einführung in die Sozialisationstheorie, Das Modell der produktiven Realitätsverarbeitung, Beltz Verlag, 2015, s. 11–13.

[7] M. Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 170.

[8] M. Asım Köksal, Hazreti Muhammed ve İslamiyet, İstanbul: Işık Yayınları 2013, s. 64.

[9] Serkan Çelikan, “Kur’ân ve hadislerde uhuvvet (kardeşlik) kavramı ve toplumsal birlik örneği olarak muâhât”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Nisan 2018, s. 954.

[10] Haşr, 59/9.

[11] Demirel, a.g.e. s. 76.

[12] Köksal, a.g.e. s. 88.

[13] Sıcak, a.g.e. s. 51.

[14] Bakara, 2/218.

[15] “Allah’ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine varis olmaya daha münasip ve lâyıktırlar.”

[16] Demirel, a.g.e. s. 76.

[17] Köksal, a.g.e. s. 23.

[18] İhsan Atasoy vd. Sahabiler Ansiklopedisi, İstanbul: Nesil Yayınları, 2010, s. 95.

[19] A.g.e. s. 286.

[20] www.peygamberyolu.com/hicret-diyarini-yurt-edinme-adina-muhacire-dusenler-2

[21] Demirel, a.g.e. s. 109.

[22] İbn Mâce, Cenâiz, 61; Ebû Ya’lâ, El-Müsned 4/269.

[23] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 74.