Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış mânâlarına gelen sıdk; hak yolcusunun hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, sadakatin emin bir temsilcisi olması.. diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası hâline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, hakkı ilan adına şehadetinden mizahlarına kadar; hatta وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ “Her zaman doğrularla beraber olun!”[1] fehvâsınca, dost ve arkadaş çevresi itibarıyla dahi hep doğruluk aramasıdır ki; hadisin ifadesiyle böyleleri yüce divanda “sıddîk”; aksine, tasavvur ve düşüncelerinden davranış ve muamelelerine kadar yalanla içli-dışlı yaşayan ve hayatını hilâf-ı vâkiler çizgisinde sürdürenler de o ulu divanda “kezzâb” olarak yâd edilecektir.[2]

Sıdk, Hakk’a ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın tali’li namzetleridirler. Sıdk, amelin ruhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Sıdkla mü’min münafıktan, ehl-i cennet de ashab-ı nârdan ayrılır. Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamberlik sıfatıdır ve bu sıfat sayesinde halâyık ve kapı kulları, sultanlarla aynı nimetleri paylaşacak hâle gelirler. Allah bu din-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu ilâhî mesaja ilk defa “evet” deyip koşanı sıdkıyla tavsif ederek وَالَّذِي جَۤاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِه۪ “Sıdk mesajıyla gelen ve O’nu gönülden tasdik eden…”[3]diyerek tebcil buyurmuştur.

Sıdk; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi; ezkaza düşerse, yeniden Hak’la mutabakatı yakalayabilmek için hâlden hâle girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır ki; Hz. Cüneyd: “Sâdık kimse günde kırk defa hâlden hâle döner durur; aksine bu bir müraî ise, kırk sene ızdırapsız olarak kaldığı yerde kalır.”[4] der.

Sıdkın en aşağı mertebesi, şahsın iç-dış, gizli-açık her hâlinin aynı çizgide cereyan etmesidir. Bundan sonra duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde sâdık olma derecesi gelir. Bu itibarla sâdıklar, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan kahramanlar; sıddîklar da, hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar her hâl ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş hak erleri babayiğitlerdir.

Sözde, davranışta, azimde, vefada, amelde ve muamelede bütün meleke ve kabiliyetlerini doğruluğa yönlendirme, kâmil bir sadakat ve aynı zamanda bir peygamberlik vasfıdır ki, Kur’ân-ı Kerim: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرٰهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا “O yüce kitapta olanlar arasında İbrahim’i hatırla ki O sıddîk bir nebiydi.”[5] diyerek, mutlak zikrin masruf olduğu işte bu zirveyi ihtar etmiştir. Sıdk, enbiyâ-i izâmın en önde gelen vasfı, her devirde imana ve Kur’ân’a hizmet mesleğinin en güçlü dinamiği olduğu gibi, öteki âlem itibarıyla da her mü’min için en sağlam bir kredi kartı ve en geçerli bir itibar senedidir. Allah: هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ “Doğru olanlara doğruluklarının fayda verdiği gün bugündür.”[6] buyurarak bu önemli hakikate dikkatlerimizi çeker.

Enbiyâ, asfiyâ ve mukarrabîni zirveler zirvesine ulaştıran ve onlara mânevî terakkilerinde berk ve burak olan sıdk, şeytan ve onun avanesini aşağıların aşağısına sürükleyen de yalandır. Düşünceler ancak sıdkın kanatlarıyla pervaz eder ve değerler ufkuna ulaşabilir.. davranışlar ancak sadakat zemininde neşv ü nemâ bulur.. yalvarış ve yakarışlar ancak sıdkla eda edildiği ölçüde “İsm-i Âzam”a iktiran etmiş gibi rahmet arşına ulaşır ve hüsn‑ü kabul görür.. evet sıdk, âdeta İsm-i Âzam iksiri gibi tesir eder. Bâyezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i Âzam’ı soranlara: “Siz Allah’ın isimleri içinde ism-i asgar (küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i Âzam’ı göstereyim.” der ve ilave eder: “Bence İsm-i Âzam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadakatle hangi isim okunsa, o İsm-i Âzam olur.”[7]

Evet, Hz. Âdem’in alnında tevbe nurunu parlatan sıdktır.. dünyanın tufana gömüldüğü bir dönemde, Tufan Peygamberi’ne sefine-i necat olan sıdktır.. alev alev ateşler içinde Hz. Halil’i “berd ü selâm”a ulaştıran sıdktır.. evet o, âdiyât içinde emekleyip duran kimseleri hârikulâdeliklere yükselten bir peyk ve varlığın perde arkası kapılarını açan sırlı bir anahtardır. O peykle seyahat eden takılıp yollarda kalmaz, o anahtarı kullananın da yüzüne kapılar kapanmaz. Bu engin mülâhaza, âşıklar sultanıHz. Mevlâna tarafından ne hoş terennüm edilir:

صِدْقِ عَاشِقْ بَرْ جَمَادِي مِي تَنَدْ      چِه عَجَبْ بَـر دِلِ إِنْسَـانِي زَنَدْ

صِدْقِ مُوسَى بَر عَصَا وُكُوهْ زَدْ     بَلكِه بَر دَرْيـايِ پُراُشْـكُوه زَدْ

صِدْقِ أَحْمَدْ بَر جَمَالِ مَـاه زَد         بَلكِه بَر خُورْشِيدِ رَخْشَانْ رَاهْ زَد

“Âşığın sıdkı cansızlara da tesir eder; insanın kalbine müessir olması neden tuhaf sayılsın? Hz. Musa’nın sıdkı; dağa, asâya, hatta o muhteşem deryaya bile tesir etmişti. Hz. Ahmed’in sıdkı ise Ay’ın cemaline, hatta o parlak Güneş’e tesir etmişti.”

Kur’ân, değişik âyetleriyle, gerçek mü’min olmayı, insanın söz ve davranışlarından iç âlemine kadar her hâl ve tavrını sıdka göre dizayn etmesine ve sadakat etrafında örgülemesine bağlamıştır. Ayrıca böyle bir tanzim ve düzenlemeyi de dünyevî mutluluk ve uhrevî saadetin esası saymıştır. İşte Beyan-ı Sıdk’tan birkaç pırlanta:

  1. وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ“De ki: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmeye, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmaya beni muvaffak eyle!..”[8]
  2. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ“Bana sonrakiler içinde bir lisan-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemil) lütfeyle!”[9]
  3. وَبَشِّرِ الَّذِينَ أٰمَنُۤوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ“İman edenleri Rabbileri nezdinde kadem-i sıdk (ve hüsn-ü istikbal) ile müjdele!”[10]
  4. إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ۝فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ“Şüphesiz müttakîler, Cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağı)ndadırlar…”[11]

Evet, müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisan-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak’ad-ı sıdk unvanıyla dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, hem uzun bir yola hem yol azığına hem de neticeye işaret buyrulmuştur.

Dünya, muhteşem bir sistem ve bir fabrika gibi bütünüyle ahiret hesabına işlediği için, onlar bir işe teşebbüs ederken, bir beldeye girerken, bir yere hicret ederken, bir yerde ikamete karar verirken; otururken, kalkarken hep sıdkı, sadakati gözetler, bir müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisan-ı sıdk, kadem-i sıdk ve mak’ad-ı sıdk mülâhazasıyla davranır.. öbür âlem hedefli yaşar ve sürekli bahtlarına tebessümler yağdırırlar.

Niyet ve kasıtta sâdık olmak başta gelir.. evet, doğru düşünce, doğru karar ve doğru davranışa niyet, sıdkın ilk basamağıdır. Ayrıca sıdka azmeden insanın, karar ve niyetinden dönmemesi, düşünce ve azmini sarsacak ortam ve saiklerden de uzak kalması şarttır.

İkinci basamak; dünyada kalmayı ve yaşamayı, sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah’ın rızasına mazhar olmak için arzu etmektir ki; bunun da bir kısım emareleri vardır: Her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görmek, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında ‘pes’ etmemek, dünyevî endişelerle yol ve yön değiştirmemek bunlardan sadece birkaçı…

Üçüncü basamak; sıdkın tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirilmesi ve insan tabiatının, her hâl ve her tavrında sadakate düğümlenmesidir ki, o da, en büyük mertebe sayılan rıza makamının ifadesi olan şu mübarek sözle ifade edilir:

رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَسُولًا[12]

Evet, en büyük sadakat, Rabbin rubûbiyetine rızada, İslâm’ın ilâhî sistem olarak kabullenilmesinde ve Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın rehberliğine teslimiyettedir. Gerçek insan olmanın yolu da bu çok ağır, çok zor sorumluluğu yüklenmekten geçer. Sözlerimizi bir güzel manzumeyle noktalayalım:

İnsana sadakat yaraşır görse de ikrâh;

Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah!

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ ﴿الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا﴾

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَأَصْحَابِهِ الْمُسْتَقِيمِينَ

 

[1]      Tevbe sûresi, 9/119.

 

[2]      Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 103-105.

 

[3]      Zümer sûresi, 39/33.

 

[4]      el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.211; İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/274.

 

[5]      Meryem sûresi, 19/41.

 

[6]      Mâide sûresi, 5/119.

 

[7]      Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/39.

 

[8]      İsrâ sûresi, 17/80.

 

[9]      Şuarâ sûresi, 26/84.

 

[10]    Yûnus sûresi, 10/2.

 

[11]    Kamer sûresi, 54/54-55.

 

[12]    “Rabbim diye Allah’tan, dinim diye İslâm’dan, peygamberim diye de Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) hoşnut (olmak)” (Müslim, îmân 56; Tirmizî, îmân 10; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/208).