Mü’minûn Sȗresinde, felaha eren ve Firdevs cennetine vâris olan müminlerin vasıfları anlatılır:

“Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler. Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı ifa ederler. Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar. O müminler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar. Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar.  İşte vâris olanlar onlardır. Ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır.” (Mü’minûn, 23/1–11).

Bu vasıfları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Namazlarında huşȗ içindedirler.
  2. Boş söz ve işlerden yüz çevirirler.
  3. Zekât vermek için çalışırlar.
  4. Irzlarını, iffetlerini korurlar.
  5. Emanetlerine riayet ederler.
  6. Ahitlerine riayet eder, sözlerinde dururlar.
  7. Namazlarını vaktinde, hakkıyla eda edip zayi etmekten korurlar.

Bu sıfatları taşıyanlar, Firdevs’e vâris olacaklar ve orada ebedi kalacaklardır. Bu vasıflar, Firdevs’e giden koridorda çevremizi ve içimizi koruyan yedi sırlı perde gibidir.

Âyette namazdan hemen sonra, boş söz ve işlerden yüz çevirmeye dikkat çekilir. Bir küllî kaide olarak, zararın defedilmesi, faydanın celbinden önce gelir. “Def-i mefâsid (veya mazarrat), celb-i menâfiden evlâdır.” hükmü bu gerçeği ifade eder. Boş işlerin terki de “def-i mefâsid” kategorisinde değerlendirilebilir.

Bu meyanda, “içtimaî abdest” ifadesini hatırlamakta fayda vardır:

Nasıl ki namaz için abdest alıyorsak ve hadesten ve necasetten taharet ile vücudumuzu temizliyorsak, Firdevs cennetine giden yolda da zekât vermek, iffeti muhafaza etmek, emanetlere riayet etmek, sözünde durmak ve namazları vaktinde eda edip zayi etmekten korumak için de boş sözlerden ve işlerden uzak kalmayı, “içtimaî bir abdest” olarak değerlendirebiliriz. Abdestsiz namaz olmadığı gibi mâlâyani işlere arkamızı dönmeden de burada zikredilen vasıflara tam manasıyla sahip olamayacağız.

Zekâtın tezkiyeye, manevi arınmaya vesile olduğu malumdur. Hakikî müminler de zekât vererek manen temizlenir, Mevla-yı Kerim’in kendilerine ihsan ettiği maddi ve manevi nimetleri, ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çalışırlar. İlmimizin zekâtını verirken içtimaî abdest alıp boş sözlere sırt çevirip “def-i mefâsid” yapmamız şarttır. Bundan sonra “celb-i menâfi” daha kolay ve nezih bir şekilde yapılabilecektir.

Bu âyetlere mefhum-u muhalifi ile bakacak olursak, bu vasıfları taşımayanların Firdevs cennetine vâris olamayacağı anlamı çıkar.

Bir gün bu âyetleri dinlerken boş söz ve işler, cüzi menfaatler ve süfli hisler gözümün önünden geçti ve ürperdim… Firdevs cennetine vârisi olma imkânı varken ayetleri ucuza satma tehlikesi aklıma geldi: “Âyetlerimi az bir fiyatla, yani dünya menfaati karşılığında satmayın.”  (Bakara, 2/41).

Bu yedi vasıf, namazın huşȗ içinde kılınması ile başlamış ve namazın korunması ile bitmiştir. Âdeta diğer beş vasıf, üstten ve alttan namazın manevî korumasına alınmış gibidir.

Çok hassas maddî ve manevî duygulara sahibiz. İnsan olarak duyma ve görme ile dış dünyadan etkilenir, vicdan ile de meseleyi içselleştiririz.

İsra Sȗresinde bu hakikat şu şekilde beyan edilir:  “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsra, 17/36).

Kesin olarak bilmediğimiz ve bize faydası olmayacak şeylerin hesabını vermek kolay değildir. Hele iftiraya cüret etmek çok risklidir. Fethullah Gülen Hocaefendi bu tehlikeye şu şekilde dikkat çeker: “Gıybet, iftira, bühtan, töhmet ve benzeri günahlar, ferdî olmaktan çıkıp bir cemaat hakkında işlenirse, söz konusu cemaatin tek tek bütün fertlerinden helâllik alınmadıkça bu günahlar affedilmezler.”[1]

Sosyal medyanın bu kadar çok kullanıldığı bir dönemde yapılan gıybet ve iftiraların da çok kolay yaygınlaşacağını düşünürsek bu iftira ve gıybetlere milyonlarca kişinin şahit olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Bu tür iftira ve gıybetlere aldırmadan yapmamız gerekenleri, Hocaefendi’nin “Hilm u Silm Kahramanları” başlıklı yazısından takip edelim:

“‘(Müminler) boş, mânâsız, çirkin sözlere maruz kaldıklarında (aynıyla mukabeleden uzak durup) yüzlerini çevirir ve o sözleri sarf edenlere şöyle derler: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selâmet dileriz. Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.’ (Kasas, 28/55). Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, müminler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, ‘Bizim işimiz bize, sizinki de size.’ der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya korlar. Sonra da ‘Biz cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!’ diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.”[2]

Mü’minȗn Sȗresinin başında bahsettiğimiz yedi vasıf anlatılmakta, ardından da anne karnında insanoğlunun yaratılış vetiresine yer verilmektedir. Anne karnındaki yaratılış sürecinin de yedi safhada olduğu görülmektedir. 17. âyette “Yine şu da bir gerçektir ki Biz sizin üstünüzde yedi tabaka yarattık. Biz yaratmadan da yarattıklarımızdan da habersiz değiliz.” buyrulmaktadır.

Son söz olarak, boş sözlere prim vermeme konusunda şu âyet-i kerimeyi hatırlayalım:

“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa ‘Selametle!’ derler.” (Furkan, 25/63).

Dipnotlar

[1] M. Fethullah Gülen, Yaşatma İdeali (Kırık Testi-11), İstanbul: Nil Yayınları, 2012, s. 246.

[2] M. Fethullah Gülen, Cemre Beklentisi (Kırık Testi-10), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 62.