Bir gün işlerimin yoğunluğu nedeniyle eve geç gelmiştim. Tabiî ki ev halkı, okul ve iş hayatının verdiği yorgunluktan olacak, çoktan uyumuştu. Günün yorgunluğunu atabilmek adına kimseyi rahatsız etmeden odadaki kanepenin üzerine uzanıverdim. Uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken, ruhumun kabzedilmekte olduğunu hissettim. Gözlerimi açtım. Lokman Hekim’in oğluna verdiği öğütleri, defalarca okumuş veya dinlemiştim: “Ey oğul! Ne zaman karşılaşacağını bilmediğin ölüm, ansızın sana gelmeden önce onun için hazırlan!” Ölüme hazır mıydım? “Herkes gibi benim de yapacak işlerim, planlarım, vedalaşmam gerekenler vardı. Hem daha ölüm yaşında değilim” diyordum içimden, sanki belli bir yaşı varmış gibi, ölme yaşı bu değil diye düşünüyordum. Ölüm ansızın gelmişti şimdi.

Farklı bir buûda aitti o an yaşadığım. Ruhum kabzedilmeden önce, özümle hesaplaşma fırsatı sunulmuştu sanki. İlk aklıma gelenler, dünyaya gelmeme vesile olan annem ve babamdan helâllik almak, son bir defa olsun çocuklarımı uyandırmadan yanaklarına bir öpücük kondurmak ve son demdeki nefesimi, abdestli olarak –tıpkı Kadir gecesinde ruhunun ufkuna secdedeyken yürüyen Murat öğretmen gibi– kulun, Rabbine en yakın olduğu secde ânında vermek. Ancak vücudum kaskatı kesilmişti; onca çabaya rağmen kımıldayamadım bile. Anladım ki artık her şey için çok geç.

O an tarif edilemez bir acı hissettim. Oğlum, yeni doğmuş kızım ve her türlü sıkıntıya beraberce göğüs gerdiğim hayat arkadaşımla vedalaşamıyordum. Eşimin, “Bu iki çocukla beni kime bırakıp gidiyorsun?” dediğini duyar gibiydim. Ben de bu ayrılığa hazır değildim, ama elden bir şey gelmiyordu. Hiç olmazsa gücümü toplayıp bir hamle ile kıbleye yöneleyim dedim, onu da başaramadım. Bütün organlarım dumura uğramıştı; beynimin komutlarına cevap vermiyordu hiçbiri. Vücudum, açma kapama tuşunun devre dışı kaldığı, çökmüş bir bilgisayar gibiydi. Dehşetengiz bir ruh hâletiydi.

Son olarak, Hz İbrahim, Nemrud’un alevlendirdiği ateşe mancınıkla atılmak üzereyken, ateşi söndürmek için su taşıyan karıncanın hissiyatı ile kıbleye bakarak, “Tarafım belli olsun” duyguları içinde; kelime-i şehadeti tekrarlıyor, tevbe ediyor ve ezberlediğim bazı Kur’ân ayetlerini aklımdan geçiriyordum. Aklımdan geçiriyordum diyorum, çünkü ağzımı kımıldatamıyordum. Sekerât ânına ertelediğim bazı dua ve tevbelerim ya kabul edilmezse? Can gelip boğaza dayanmıştı. Başka gidecek kapısı olmayan bir geda olarak dua ve tevbeye devam ediyordum. Artık vakit tamam… Hadis-i Şerif’te belirtildiği üzere: “Kul, ölümün üzüntü ve dehşetleriyle pençeleşir. Onun mafsallarından her biri bir diğerine selam vererek şöyle der: Selam senin üzerine olsun! Kıyamet gününe kadar sen benden, ben de senden ayrılıyorum.” (Deylemî, Müsned’ül-Firdevs). Vedalaşma sanki ayak parmaklarımın ucundan yukarıya doğru bir uyuşma hissi ile başladı, ruhumu teslim ediyordum.

Diğer taraftan, ruhumu teslim ederken, başıma gelecekleri merak ediyordum. Ölmek üzere olan kişide görülen ve iyiye yorulacak hallere sahip miydim? Alnım terliyor, gözlerim yaşarıyor veya nemleniyor muydu? Burun deliklerim verilecek müjdelere bağlı olarak şişecek miydi? Yoksa hırıltı, yüz rengi ve görüntüsünün çirkinleşmesi ve ağzın köpürmesi gibi durumlar bende de zuhur edecek miydi? Hz. Azrail’i de merak ediyordum. Hz. Azrail, Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm), “Bir günahkâra, senin suratını görmesi yeter. Başka bir azap ile karşılaşmasa da senin o suratın azap bakımından onun için yeterlidir” dediği çehreyle mi gelmişti? Ya da “İyiler için mükâfat olarak seni bu surette görmeleri yeterlidir” iltifatına mazhar olduğu şekliyle mi karşılaşacaktım onunla?

Ölüm zamanı gelince, Hz. Azrail’in yardımcıları, ruhu boğaza kadar çekecek. En son hamleyi yapması için işi o noktada bırakacak. Hz. Azrail ise ruhu boğazdan alacaktı. (En’am, 6/61; İbn Kesir, Tefsir, 3, 458).

Daha sonra Hz. Azrail’in yanındaki rahmet ve azap melekleri durumuma göre beni alıp götürülmesi gereken yere taşıyacaklar. Kur’ân-ı Kerim bu ânı şöyle anlatıyor: “Allah ona buyurur: ‘Sen bundan gaflet içindeydin. İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir!’” (Kaf, 50/22). İşte o gerçekle yüzleşmeye ramak kaldı. Tevbe kapısı kapanmış. Dönüş imkânı yok. Müsaade istenemez. Ölüm ertelenemez. Kaçacak yer yok. Fidye kabul edilmez. Kişi Rabbiyle baş başa… Dünyadaki makamı hiç anlam taşımaz. Ameli neyse, ona göre karşılık görecek. Bu gerçeğe adım adım ilerliyordum.

Korku ve pişmanlık hislerinin yoğun olduğu bir atmosferde ölüm meleğinin merakı içerisinde başıma gelecekleri bekliyorken birden sanki düğmeye basılmış gibi her şey normale döndü. Kaskatı kesilen vücuduma yeniden can verildi. Artık hareket edebiliyordum. Sanki dualarım kabul edilmiş ve yeni bir hayat bahşedilmişti. Sevdiklerime kavuşma zamanı idi. Yıllar süren bir ayrılıktan sonra gelen vuslat gibiydi bu. Peki, yaşadıklarım neydi? Birden dışarıdan gelen bağırma ve ağıt seslerini fark ettim. Apartmanın merdivenlerinden aşağıya doğru koşuşturmaları, binanın önüne yaklaşan ambulansın siren sesleri takip etti. Ağlama sesleri arasında birisi ambulansa yerleştiriliyordu. Apartmanın önünden ayrılan ambulansın azalan siren sesi, ölüm meleğinin üst komşumuzdan teslim alacağını almış, görevini yine yerine getirmiş olduğunun işaretiydi. Sabah taziye evine gittiğimde, komşumuzun, ruhunu Rahman’a teslim eden hasta annesinin, gece bulunduğum odanın hemen üstündeki odada, üzerine uzandığım kanepenin hizasında bulunan ölüm döşeğinde yattığını öğrendiğimde tüylerim diken diken olmuştu. Allah’a, âdeta ikinci kez vermiş olduğu yaşama hakkı için bir kez daha hamd ettim.

Yeni hayat bağışlandıktan sonra o gece ne mi oldu? İlk olarak gözyaşları içerisinde Rabbime şükrettim. Veda dahi edemediğim yavrularımı gecenin ikisinde doyasıya kokladım. Zamansız da olsa anne ve babamı arayıp onları çok sevdiğimi ve haklarını helâl etmelerini istedim. Bu biricik hâdise, benim için bin nasihatten evlâ olmuştu. İlk olarak bensiz yürütülemez diye düşündüğüm bazı şeylerin ben olmasam da devam edeceğini anladım. Planlarımın aslında bir şey ifade etmediğini, ancak Allah’ın takdiri ile yol alınabileceğini, kişisel takdir ve hükümlerimin basitliğini gördüm. Herkese hakkı olanı hak ettiği vakitte vermem gerektiğini kavradım.” Bugünün işini yarına bırakma!” atasözünün mânâsına vâkıf oldum.

Hayat sevdiklerimize duyduğumuz sevgiyi onlara hissettirmeyi, ayan beyan, yaşayarak göstermeyi erteleyecek kadar uzun değilmiş. Perdenin, kıvrılmış ucundan gördüğüm bu hakikati, sizlerle paylaşmak istedim.