Ağzımda eski dişlerimden geriye kalan kocaman bir boşlukla ayrıldım Türkiye’den. Çürümüş köklerden kurtulmuş olmanın rahatlığı ve yeni implant köklerinin sızısıyla pasaport kuyruğuna girdim.

Planım şöyleydi: Çürümüş dişler çekilip vida şeklindeki kökler yerleştirildikten dört ay sonra, ziyaret için geldiğimde, kökler kaynamış olacak ve tedavinin gerisini tamamlayacaktım. Daha önce implant yaptıranlar çok memnundu, başka da çare yok gibiydi; yoksa o hep korktuğum diş hekimi koltuğuna beni kimse oturtamazdı! Matkabın vızıltısı, çeneyi saatlerce açık tutma işkencesi, ardından günlerce süren tedavi…

O zamanki şartlar itibarıyla Türkiye’de sağlık hizmetleri nispeten ucuzdu. Hem bu vesileyle memlekete gelip ailemizi, dostlarımızı görebilirdim. Şimdi nerelerde olduğunu bilmediğim diş hekimim epey mâhir birisiydi. İçim rahattı. Azı dişlerinin kökleri epey dipteydi. Kolay olmadı, ama hepsini çıkarabilmeyi başarmıştı.

Ülkeden ayrılırken ağzımdaki boşluk ve sızıyla birlikte hayatımızda yeni bir sayfa açıyorduk. Açıyorduk açmasına, ama anlaşılan köklerimizi çok diplere salmışız memleketimizde; azı dişleri gibi… Ana-baba kökleri, kardeş-yeğen kökleri, ev-memleket kökleri, eş-dost kökleri, havası-suyu kökleri, ekmeği-çorbası kökleri… Hayatın sayfaları, kitap sayfaları kadar kolay açılmıyor. Ülkenin boğucu havasından bir nebze uzaklaşacak olmanın rahatlığı ve inşallah hicret ediyor olmanın heyecanının yanında, geride bırakacaklarımın hicranı gönlümü burkuyordu. Ancak o esnada benden kısa bir süre sonra ülkeden ayrılmaya çalışacak dostlarım ve on binlerce masum insanımızın çekecekleriyle mukayese edemeyecek kadar rahat bir şekilde çıkabildiğimi henüz idrak edecek durumda değildim.

Valizleri verdik, artık ayrılık zamanı… Daha önce ağladığına hiç şahit olmadığım babam bütün bir bedeninin sarsılmasına engel olamıyor ve titreyen sesiyle, “Belki son görüşmemizdir oğlum, yolun açık olsun” diyordu.

Hâlbuki biz onu müthiş bir irade ve dirayet sahibi olarak tanıdık. Bu yüzden seyahatimi ilk ona haber vermiştim.

Bir hafta sonu annemlere gitmiştik. “Baba, anneme hafta içinde ısındıra ısındıra söylersin” dedim.

Tahmin ettiğim gibi, soğukkanlılıkla karşılamıştı bu haberi. “Anladım oğlum” dedi. “Sizler için şartlar iyice zorlaştı zaten buralarda. Hakkınızda hayırlısı olsun.”

Ertesi sabah kalktığımda mutfakta hazırlık yapan annemin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Hemen babamın yanına gittim. “Oğlum, gece dayanamadım. Gece sıkıldığımı gören annene söylemek zorunda kaldım. ‘Hep ne zaman gelecek dediğimiz vakit geldi hanım’ dedim. Gidiyorlar buralardan.”

***

Dilim ağzımdaki sağlı sollu iki büyük boşlukta gezinip dururken girdim pasaport sırasına. Köklerinden ayrılmak ne kadar da zormuş! Diş hekimi çok da titiz çalışmıştı aslında.

Helalleştim hızlıca. Annem, babam, ağabeyim, kardeşim, yengem, yeğenim ve çok vefalı bir dost…

Dilim boşlukta, aklım köklerde, gözlerim memurda, kalbim güvenlik şeridinin gerisinde kalanlarda… Sıra bize gelince telaştan elimdeki deri çantayla beraber pasaportları ve uçuş kartlarını düşürdüm. O sırada çantanın klipsi kırılıverdi. Ağabeyimden, Hazreti Mevlana desenli bir hicret hediyesiydi. Hislerime mağlup olmamak ve daha fazla hasara yol açmamak için yaşlı gözlerimi sakladım ve artık geriye dönüp bakmadım.

Haklı çıktı babam. Dört ay sonra gidebileceğim bir ülke kalmamıştı. Ülkeden ayrıldıktan iki ay sonra şirketimize kayyım atandı. Yedi ay sonra, öksürük şikâyetiyle yürüyerek gittiği hastanede, bir anda yoğun bakıma kaldırılan babamın orada son nefesini verdiğini kardeşlerimden öğrendim. Üzülmeyeyim diye, hastaneye yatırdıkları ilk gün bana haber vermemişlerdi. Yatışının ikinci gününde, tevafuk eseri aradığım kardeşimle görüntülü görüşürken babamın solunum cihazına bağlı olduğunu gördüm. Konuşamadık; sadece “Merak etme, ciddi bir şey yok” der gibi eliyle selam verdi. Zaten kendisi hakkında endişeye yol açmak istemez, zahmet vermekten çok korkardı. Ömür boyu zahmet vermediği gibi vefatı da zahmetsiz olmuş, ölüme ayakta gitmişti. Haberin ilk şokunu atlattıktan sonra annemi aramıştım. Telefonu eline alır almaz, “Sakın gelme! Onu kaybettim, bir de seni kaybedemem” demişti. Ülkenin gittikçe ağırlaşan şartları karşısında evladının emniyeti her şeyin önüne geçmişti; hayat arkadaşının aniden vefatının bile önüne… Annem zaten ailemizin hep en güçlü olanıydı. Ertesi gün yayınevinden bir arkadaşımın telefonundan cenaze namazını takip edebilmiş, bulunduğum yerdeki arkadaşların tertip ettiği taziye programıyla babamı uğurlamıştım. O yıldan sonra yakınlarını kaybedip memlekete gidemeyen bütün dostlarımız da benzer bir akıbete maruz kalacak, sevdikleriyle uzaktan vedalaşacaklardı. Nitekim babamın cenaze namazı ve defnini telefondan takip ettiren arkadaşım da benzer bir kaderi yaşayacak, ülkeyi terk etmek zorunda kaldıktan bir süre sonra muhterem pederinin vefat haberini alacaktı.

Gelelim bizim implanta… Türkiye’de gemi azıya almış, zalim bir rejim, kendine muhalif gördüğü her şeye el koyuyordu. Önce bizi işimizden etti, sonra da sırayla irtibatlı her kuruma çöktü. İmplantımı yaptırdığım hastane de bunlardan birisiydi. Ülkeye dönemediğim gibi artık diş hekimime de ulaşamıyordum. Her ülkenin implant markaları, hatta tornavidaları, birbirinden farklı olduğu için bana takılanlara uyumlu olanları temin etmem gerekiyordu. Bir dostum, benim adıma henüz kapatılmamış hastaneye ulaştı, implantın üzerinin kapatılması için gerekli malzemeyi temin etti. Gelen birileriyle getirttim, şimdi yaşadığım ülkedeki bir Türk diş hekimine işlemlerin geriye kalanlarını yaptırdım.

Bu süre zarfında kökler iyice sağlamlaşmıştı. İmplantlar ve damak kaynaştı. Aylar sonra rahat rahat yemek yiyebilecektim artık.

Aradan yaklaşık beş sene geçti. İmplantlarla birlikte yeni memleketimize de alıştık. Çocuklarım, yeni çevrelerine adapte oldu, farklı dil ve kültürden arkadaşlarıyla kaynaştılar. Mütevazı dairemizin dışında daha güzel bir yer bulabilir miyiz diye düşündüğümüz anlarda itiraz ediyor, mevcut yerimizden çıkmak istemiyorlar.

İster ağzımızda isterse içtimaî hayatımızda çürümeler arttığında, geçici dolgular artık fayda etmediğinde, çözüm olarak implant tedavisini şiddetle tavsiye ediyorum. Damak nasılsa sizin, nereye giderseniz sizinle geliyor, yeter ki çürükleri kökünden çıkartın, yeni kök salın. Az sebat edince, zamanla yeniden doğmuş gibi oluyor insan.

Dünyada her yer bir Hizmet diyarı; bahtımıza neresi düşmüşse, şartları ağır da olsa, oralarda kök salmaya bakmak lazım. Eskiyi unutmak mümkün mü? Değil elbette. Ancak yeni kökler ve dişlerle gurbet diyarları eve dönüşüyor, ah u efkânlar diniyor ve Hizmet coşkusu tekrar diriliyor. Çürüme tehlikesine karşı dünyayla entegre olup kaynaşmaya ve yeni diyarlara kök salmaya ihtiyacımız var.