Hayata saygı ve içinde yaşadığımız çevreyi koruma şuurunun Hazreti İbrahim’e (aleyhisselâm) bağlı dinler gibi bütün evrensel dinlerde de bulunduğunu düşünebiliriz. Bu sebepten ötürü, günümüzdeki birçok düşünür, çevre şuuru konusunda dinlerin önemli katkıda bulunacağını dile getirmektedirler. Nitekim İslamî kaynakları incelediğimizde, bu alanda birçok delil bulduğumuzu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Hakîm’e göre, canlı olsun cansız olsun, bütün varlıklar, taşıdıkları bütün özellikleriyle Allah Teala’nın eseridirler. Allah (celle celâluhu), yarattığı her varlığı güzel yaratmıştır: “Yarattığı her şeyi güzel, muhkem yaptı.” (Secde, 32/7). “Güneş ve Ay bir hesap ile hareket ederler. Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler. Göğü bu âhenkle O yükseltti ve mizanı koydu ki siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız. Öyleyse siz de dengeyi gerçekleştirin, sakın dengeyi bozmayın! O, yeryüzünü de canlı yaratıklar için alçaltıp döşedi.” (Rahman, 55/5–10).
Kur’ân’a göre insan, yeryüzünde Yüce Yaratıcı’nın vekilidir (Bakara, 2/30). Bu sıfatla yeryüzündeki dengenin ve nezâfetin farkında olan insanın, kendisine verilen imkânların şuurunda olup yaşayışını bu istikamette programlaması gerekir. Nimetlerden israf etmeden ve dengeleri bozmadan istifade etmesi halinde ebedî hayatta ödüllendirilecek, yoksa mesul olup cezalandırılacaktır. Şu halde o, kendisine emanet edilen imkânları, kâinattaki güzellikleri şuursuz bir biçimde kötüye kullanmaksızın onlardan yararlanıp geliştirmeye çalışmakla yükümlüdür.
Tabiattaki bazı maddeler yaratılışları itibariyle istifadeye hazırdır, meselâ bir ağaçtaki meyveyi hemen koparıp yiyebilirsiniz. Birçok madde ise henüz ham halde bulunduğundan (madenler, dokumada kullanılan bitki lifleri, petrol türevi maddeler) ancak belli bir işlemden geçirildikten sonra kullanılabilir. Demek ki insan, muhtaç olduğu birçok şeyi işlemden geçirerek üretme konumundadır. Fakat üretim, bir bakıma tabiattaki maddeleri tüketme demektir. Dolayısıyla insan hem üretirken hem de tüketirken dikkatli olma durumundadır. Ayrıca üretirken ve tüketirken yürütülen pekçok kademe ve süreçte bazı atıkların ve zararlı maddelerin ortaya çıkması söz konusudur. İnsanlığın yeryüzündeki mevcudiyetinin devamını ve huzur içinde yaşamasını istiyorsak, dünyadaki ekosisteme zarar vermemek esas olmalıdır. Çünkü hikmetli bir sözde denildiği gibi, “Dünya bize atalarımızdan kalan bir miras değil, aksine çocuklarımızdan aldığımız borçtur. Eğer kâinattaki dengeyi bozarsak hem kendimize zarar verir, hem de evlatlarımıza yaşanmaz bir dünya bırakırız.”
Biz Yüce Yaratıcımızın ahlâkından ilham almaya çalışmalıyız. Dünyada bugünkü bilgilerimize göre yaklaşık üç milyon canlı türü vardır. Onlar hem hayatlarıyla hem de ölümleriyle dünyayı devamlı olarak kirletmektedirler. Kendi hayatımızdan da pek iyi bildiğimiz gibi, yaşadığımız şehrin çöplerini bir ay boyunca toplamazsak, orayı nasıl yaşanmaz hale getireceğimizi tasavvur edebiliriz. Ama şunu da gözlemliyoruz ki tabiat kirlendikten sonra, Yüce Yaratıcımızın Kuddüs isminin bir tecellisi olarak, temizleme ve dönüştürme işlemi ile tertemiz hale getirilmektedir. Bu işlem hücreler seviyesindeki mikrokozmoz alemde olduğu gibi, yeryüzü, gökler ve denizler gibi makrokozmoz âleminde de cereyan etmektedir. Meselâ kanımızdaki eritrositler (alyuvarlar), yapılarındaki hemoglobin molekülü aracılığıyla hücrelerde yanma neticesinde atık gaz olarak meydana gelmiş karbondioksit gazını toplayarak akciğerlerimize iletir ve buradan da bu gaz atmosfere salınır. Diğer taraftan kanımızdaki immün sistem elemanı olan lökositler (akyuvarlar), vücuda girmiş yabancı hücreleri (mikropları) ve dokularda bozulmuş, vazife yapamayan, ileride zararlı olabilecek hücreleri de tahrip ederler. Görüleceği gibi, Yüce Rabbimizin Kuddüs isminin tecellisi olarak; mikro, normo ve makro âlemlerde icraatlar aksaksız devam etmektedir.
İnsanın maddî tarafı, metafizik tarafı kadar önemlidir. Rabbimizle uyum içinde olmak ruhlarımızı temizler. Allah’ın vekili olarak insan, tabiatla uyum içinde yaşamak ve ilahî nimetleri yerli yerinde kullanmakla yükümlüdür. Kur’ân’daki bir ayete göre, “Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer, 54/49). Bütün canlı ve cansız varlıklar iradeleri olmaksızın ilahî iradeye boyun eğerler. İnsan ise kâinattaki bu armoniye kendi iradesi ile uyma konumundadır.
Biz çevreden bahsederken her şeyden önce içinde yaşadığımız mekânı, kullanıp içtiğimiz suyu, teneffüs ettiğimiz havayı ve dolaştığımız alanları düşünürüz. Onların hijyenik olmalarını isteriz. Dar anlamda çevremizi korumamızın ötesinde, çevre temizliğini dünya çapında da düşünmeliyiz. Paradoksal bir şekilde, çevreyi kirleten insan, aynı zamanda onu temiz tutma durumundadır. Dolayısıyla biz insanlar, koruyucu hekimlik prensiplerine göre hareket etme mecburiyetindeyiz. İslam Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) birçok düzenlemeler aracılığı ile çevrenin önemine dair şuur eğitimi vermiştir. En kısa ifadesiyle O, çevreyle doğrudan alakâlı bir şekilde, sağlığın korunmasına yönelik olarak, koruyucu hekimlik uygulamasını öğretmiştir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birçok bulaşıcı ve mikrobik hastalığa karşı önemli bir tedbir de olan temizlik esasını vurgulamak üzere, “Temizlik, İslam dininin yarısıdır.” buyurmuştur. Yeşil alan hakkında şunu öğretmiştir: “Sizden birinizin elinde kıyamet koparken bir filiz varsa onu hemen diksin! Allah ahirette bundan dolayı da onu ödüllendirecektir.” Ağaç dikme konusunda bundan daha tesirli bir teşvik düşünülemez. Çünkü gördüğümüz gibi, bir iki dakika sonra ölecek olan bir müminin ağaç dikmesini istemektedir. O, Medine’de oturanlara, şehrin yakınında 20 km genişliğinde bir yeşil alan hazırlamalarını emretmiştir. Mekke ile Medine şehirlerini “koruluk” (harem) ilan etmiş, ağaçlarının kesilmesini, hayvanlarının avlanmasını, ekinlerinin koparılmasını yasaklamıştır.
Asırlardan beri farklı dinlerin mensupları, kendi mahallelerinde çevreyi koruma için ihtimam göstermişlerdir. 1800’lü yılların ortalarından itibaren başlayan Sanayi Çağı, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşınca, çevreye verilen zararlar giderek artmıştır. Toplumlar, hırs ve israf gibi iki kötü uyarıcının tesiriyle, tabiatı sömürülecek ve sanki bitmeyecek bir kaynak gibi görüp üretimi artırmak için, tabiatın da temizlenme dengelerinin bir sınırı olduğunu görmezden gelmişlerdir. Dindarlar da bu zararları gereği gibi fark etmeyi ihmal etmişlerdir. Belki de sanayileşmeye karşı çıkma, ilerlemeyi durdurma damgası yemek istememişlerdir. Çünkü dine karşı biraz soğuk olan seküler insanların çoğu, dindarların dünya işlerine karışmasından hoşlanmazlar. Fakat çevre zararlarından kısık sesle söz etmeye başlayanlar da 1950 yıllarından itibaren yine bu insanlar oldular. 1970’li yıllarda bu sesler, önce sanayileşmiş Batı ülkelerinde yükseldi, sonra da İslam ülkelerinde giderek hecelenmeye başladı. 1990 yılına doğru çevreyi ihmal etmenin zararları, ülkemizde de dile getirilmeye başlandı. 1990’dan itibaren, dinî metinlerden yola çıkarak, çevreye ihtimam gösterme konusunda bazı ilâhiyatçılar toplumda bir hassasiyet tesis etmeye başladılar. Neticede bilhassa son dönemde artık bütün dünya kamuoyu, meselenin hayatî boyutta olduğunu anladı.
Bununla beraber yine deniyor ki: “Gelecek nesiller konusunda hepimizin içinde ortak bir endişe var: Çok sayıda politik ve teknik, milletlerarası veya bölgesel konferans ve toplantılara, inceleme, uzlaşma ve deklarasyonlara rağmen, dünyamız endişe verici, onun ötesinde alarm verici derecede yıpranmaya devam etmektedir.”
1995 yılından itibaren Alsace’da düzenlenen Kligenthal sempozyumları, sadece Hristiyan dünya değil, aynı zamanda dinler arası, hatta kültürler arası bir girişimi temsil etmektedir. Bu platformda, tarihte ilk defa olarak Hristiyanlık, Yahudilik, İslam, Hinduizm, Budizm, Şintoizm gibi dinlerin, Avustralya, Sibirya ve Kanada gibi ülkelerin ilk sakinleri, hatta materyalizm temsilcileri, ortak bir hedef için bir araya geldiler. Toplantının gayesi, farklı manevî yapıları, tabiat konusunda sosyal ve manevî yaklaşımları bir araya getirmekti. Bu toplantılar ve daha birçok buluşma devam edip gitti. Dünyanın bütün ülkelerinin yetkilileri şunu deklare ettiler: “İnsan toplumları ile tabiat arasında yeni bir ilişki modeli belirleme gerektiğinin bilincindeyiz.”
20–26 Eylül 2019 tarihlerinde 139 ülkede yüz binlerce insan, kendi ülkelerinin yetkililerini bu tehlike karşısında önlemler almaya çağırdı ve “Başka bir dünya yok!” diye haykırdılar. 23 Eylül 2019’da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi toplantısını açarken Genel Sekreter António Guterres konuşmasına şu cümleyi başlık yaptı: “Bütün dünya çığlık atıyor: Dönüş şart!”
Problemin tam bu noktasında Kur’ân’ın şu dikkat çeken ayetini hatırlıyoruz: “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. İsabetli tutuma dönme fırsatı vermek için Allah, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara tattırır.” (Rum, 30/41). Bu ayeti açıklarken 1994’de Fransızca Kur’ân mealimde şöyle yazmıştım: “Bu âyette maddî olduğu kadar manevî yönden de önemli bir uyarı bulunuyor: Karada ve denizde insanların ortaya çıkardığı bozukluk, günümüzde dikkat çeken bir boyuta ulaşmıştır. Demek sadece manevî çürüme değil, aynı zamanda tabiatın da bozulması söz konusudur. Kur’ân insanlığı hem ruhî hem de maddî alanda dengeli olmaya davet ediyor.”
Meseleye Kur’ân perspektifinden bakabilen birisi, yukarıdaki âyeti sanki şu anda kendisine iniyormuş gibi hissediyorsa, bu konuda bir şuur geliştirebilir. İnsanların düşüncesizce, kâinattaki dengeleri ve nizâmı hesaba katmadan, Kur’ân-ı Kerim’in ikâzına kulak tıkayarak yaptıkları yanlış tercihleri, bugün iklim değişikliklerini, küresel ısınmayı ve buzulların erimesi gibi süreçleri getirmiştir. Umulur ki bu kötüye gidişi görür, tedbir alır ve dönüş yaparız.
Not: Bu yazı, 17 Ekim 2019 tarihinde, Montréal’de düzenlenen “İbrahimî Dinlerde Ekoloji Teori ve Pratikleri” konferansında sunulan tebliğin tercümesidir.
Dipnotlar

Bu yazıyı paylaş