Avustralya’nın güneybatı kesiminde, ziyaretçilerini âdeta büyüleyen, sıra dışı bir “orman” bulunur. Burası ağaçlardan değil, sivri taş sütunlardan oluşan bir bölgedir. Birbirinden farklı görünümler sergileyen bu harikulâde taş kulelere, efsanevî Pinnacles (Sivri Tepeli Kuleler) Çölü ev sahipliği yapar. Çölün büyük bir bölümü, Perth şehir merkezine 245 km uzaklıktaki Nambung Milli Parkında yer alır.

Zihin dünyalarımızdaki yeknesaklık perdesini yırtan bu yaratılış harikası, fotoğraf sanatçılarının da yoğun ilgisini çeker. Çünkü sakin ve durağan olarak bilinen çöl sahnesinde sergilenen ve binlerce kireçtaşı sütunu, ürpertici bir sessizlik içinde, sırlı bir dekor teşkil eder. Bitki örtüsü ve ağaçlar açısından fakir, dikili taş sütun çeşitliliğiyle zengin bu jeolojik manzara, eşsiz bir tefekkür tablosudur. Farklılığıyla zihinleri uyarır, düşünmeye sevk eder ve meraklı nazarları üzerine çekerek sanki gönüllere, “Beni oku” diye fısıldar.

Sarı kuvars kum denizinden yükselen bu sivri sütunlar, binlerce yıldan beri yavaş yavaş şekillenmiş güzellikleriyle ay yüzeyini hatırlatır. Çölün 4 km2’lik bir bölgesinde, 5 m yükseklikteki kayalardan, kalem boyutlarındaki minik kayacıklara kadar zengin çeşitlilikte taş sütunlar sergilenmektedir. Genişliği 2 m’ye ulaşan kayaların yerleştirilme yoğunlukları farklılık gösterir. Yoğun bölgelerde, aralarında 0,5–5 m mesafe olacak şekilde sıralansalar da bu mesafenin birkaç santimetreden 20 m’ye kadar değiştiği gözlenir.

Her şeye en güzel ve hikmetli suretler veren Rabbimizin eşsiz kudretiyle sergilediği bu eserleri incelediğimizde, birbirinin aynı olan iki kaya bulmanız mümkün değildir. Genel itibariyle koni biçiminde, mantar görünümde, tepesi silindirik yapıda, içi oyuk boru veya mezar taşı şeklinde olsalar da bazılarının termit gökdelenlerini andırdığı, bazılarının ise parmak şeklinde olduğu görülür. Hatta kulak kepçesi şeklinde görünenler bile vardır. Bunların dışında, farklı şekillerde yapıları bir arada sergileyen kayalar da dikkat çeker. Zaman zaman sütunlardan birkaçının bir araya gelerek çevrelenmesiyle ortalarında boru şeklinde mağara yapılanmaları ile de karşılaşılır.

Binlerce yıllık geçmişe sahip olan sütunların her biri, görünüşlerine göre isimlendirilir. Fil Ayağı, Bahçe Duvarı, Deve, Kanguru, Azı Dişi, Kızıl Şef gibi isimlerin yanında, Hayalet Siluetleri gibi grup ismi alanlar da bulunur. Benzer özellikler göstermekle birlikte, her bir sütunun farklı boyutlarda, şekillerde ve özelliklerde olması, her birinin bizim için mesajlar taşıyan ayrı bir mektup tarzında yaratıldığına işaret eder.

Pinnacles Çölü’ndeki bu nefes kesen manzara, en iyi şafakta veya alacakaranlıkta görünür. Sütunlar, dalgalanan kum tepelerinin üzerinde garip gölgeler oluşturarak daha da gizemli bir hâl alır. Bölgedeki çoğu hayvan gececidir. Bu hayvanlar çölün gündüzleri yakıcı sıcağından, geceleri ise dondurucu ayazından korunmak için en uygun vücut yapısına ve metabolizmasına sahip olacak şekilde (adaptasyon) yaratılmıştır. Vücut suyunu koruma ve güneşte yanmama adına böbrekleri, derileri, solunum sistemleri, kanları ve hormonları; hususî bir tasarrufla, çöle göre ayarlanmıştır. Gece olunca gri kangurular, bazı sürüngenler, emu (bir tür devekuşu) ve garip taşların etrafında uçurtma gibi asılı duran birçok kuş türü ile karşılaşmak mümkündür.

Deniz Canlılarından Taş Sütunlara

Araştırmacılar sivri sütunların hammaddesinin menşeinin, deniz salyangozu gibi kalkerden (kireç, CaCO3) yapılmış kabuğa sahip yumuşakçalar olduğunu söylemektedirler. 120–700 bin yıl önce, sıcak sularda yaşayan bu canlıların, öldükten sonra toz haline gelen kabuklarının kireçli kumlara temel teşkil ettiği düşünülmektedir. Zamanla rüzgâr ve dalgalarla kıyılara taşınan kumun, üst üste katmanlar halinde birikerek kumulları meydana getirdiği ifade edilmektedir.

Yapılan açıklamalara göre, sütunların yaratılış sürecinde, bölgedeki bitki kökü ağları ve humus birikintileri, kumulların sürekliliğini desteklemiştir. Kışın yağan asit yağmurları, topraktaki malzemelerin aşınıp erimesine sebep olurken yazın toprağın kurumasıyla, çözülmüş bu malzemeler sertleşerek bir tür çimentoya dönüşür. Mikro ölçekteki parçacıkların birbirine yapışmasıyla da kireçtaşı kütleleri yaratılır. Bitki kökleri selülozik ağırlıklı ve yumuşak, canlı bir doku olmasına rağmen tabakalar arasındaki çatlakların arasına sızarak çevrelerini zorlamaya başlar. Köklerden salgılanan özel eritici enzimler, kayaları eritip ara boşluklara sızarken zamanla bu çatlaklara giren suyun donup genişleyerek kayaları parçalamasıyla kireçtaşları aşınır, aşınmayan dayanıklı bölgeler ise farklı geometrik şekiller olarak arz-ı endam eder. Yüzyıllar boyunca devam eden yağmur, rüzgâr erozyonu ve bitki köklerinin aşındırması sebebiyle sütunlar şimdiki eşsiz formlarına ulaşmıştır.

Kimyevî ve Fizikî Yapıları

Bilim insanlarının 25–30 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu düşündüğü taş sütunlar, 1956 yılında, tarihçi Harry Turner tarafından keşfedilmiştir. Daha sonra bu yapıların pek çok örneği üzerinde kimyevî ve morfolojik analizler yapılmıştır. Buz Devri olarak da adlandırılan Pleistosen Çağ’da, tabakalı kireçtaşının; kalkarenit, kalkrit ve paleosol gibi yakın sertliklerdeki kayaç tiplerinden meydana geldiği görülmektedir.

 

Malzemenin güçlü direnci, muhtemelen kimyevî ve mekanik işlemlere maruz kalan kökler tarafından tetiklenen daha güçlü bir çimentolaşmanın sonucudur. Kimyevî analizlerde açığa çıkan taşlaşmış bitki kökleri (rizolit), geçmişteki organik yapıların varlığına işaret etmektedir.

Bazılarının malzemesi ise boru veya tüp şeklindeki sertleşmiş kireç taşı şeklindedir. Bu dikey tüplerin menşei, muhtemelen geçmişte canlı olan köklerin su emme faaliyetleri ile tetiklenen fizyolojik bir neticenin kireç taşı kalıntılarıdır. Diğer kulelerin bazılarında her iki tür yapılanma tarzı da tespit edilmiştir. Bu açıdan bakınca, çölde yaşayan bitkilerin hayatta kalmaları için kendilerine bahşedilen fizyolojik adaptasyonu dikkat çekicidir. Birçok araştırmacı, taş sütunların bu kadar zengin çeşitlilikte yaratılışlarında, şimdiye kadar sunulan teorilerden çok daha karmaşık süreçlerin geçerli olduğunu ve aydınlatılabilmesi için çok daha ileri seviyede incelemeler yapılması gerektiğini düşünmektedir.

Akılsız rüzgârın minik mineral parçacıklarını tesadüfen savurmasıyla ve basit bitkilerin az miktardaki sudan istifade etmesi sonucu faal olan mekanizmalarla bu yapıların sırrını açıklamak mümkün görünmemektedir. Daha detaylı araştırmalarla bu sütunların başka sırları da keşfedilebilir.

Bu taş sütunlar, ibretle bakanlara mânâ ziyafetleri sunmaktadır. Hususî özelliklerde yaratılan taşlar, sert ve cansız görünüşlerinin altında, Allah’ın emirlerine karşı öyle itaatkâr bir duruş sergilerler, Rabbimizin icraatları karşısında o kadar yumuşak ve emirberdirler ki hiç nazlanmazlar, toprak altındaki ve üstündeki masnuatın hayatı için haznedarlık, adaletli taksimat, intizam ve sanat vesilesi olurlar.

            Sanki bu taş sütunlar, hâl lisanlarıyla, “Kalpleriniz bizden daha mı katılaşmış ki o Zât’ın hikmetli tasarruflarını görmüyorsunuz, emirlerine karşı mukavemet ediyorsunuz. Hâlâ O Kudreti Sonsuza karşı hakkıyla secde etmiyorsunuz.”demekte ve binlercesinin omuz omuza sergilendiği bu sırlı sahne, bizleri derin bir tefekkür ve muhasebeye davet etmektedir.

Kaynaklar

Bediüzzaman Said Nursî. (2010). Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, s. 263.

Bernard Dumpleton ve ark. (2006). Sivri Kayalar Çölü, Avustralya, Dünya Harikalarını Keşfedin, Reader’s Digest Seçkisi, s. 210–213.

Matej Lipar (2009). Pinnacle Syngenetic Karst in Nambung National Park, Western Australia, s. 41–50.

Matej Lipar, John A. Webb. (2015). The Formation of the Pinnacle Karst in Pleistocene Aeolian Calcarenites (Tamala Limestone) in Southwestern Australia, Earth Science Reviews, c. 140, s. 182–202.

www.discoveraustralia.com.au/western_australia/pinnacles_desert.html.