Küçük muhacirler… Özel inayet seralarında nefes alan, hasret sahillerine takılmadan dünya denizine yelken açan, eğitim oluklarından nur akıtan, hayatlarının yazılması bir vefa borcu olan, tarihin ender tanıklık ettiği, yâd-ı cemil bir hicret kuşağının çocukları…

Kimi vatanında doğmuş, kimi gurbette… Kimi hayatta, kimi ötede… Nerelidir bu çocuklar? Doğup hemen ayrıldığı yer mi? Birkaç hafta uğradığı, babasının memleketi mi? Hiç görmediği, annesinin kasabası mı? Yoksa Hizmet için kalınan bir ülke mi? Sahi, nereli, kim bu çocuklar?

Hususî Konumları

Vatan bulutlarından dünyaya yağan hicret yağmurlarından sonra, gökyüzünde açan gökkuşağının renkleridir âdeta bu küçük muhacirler.

Onlar farklı iklimlerde açabilen mütebessim güllere benzer. Bu goncaları, anne ve babalar gözleri tüllene tüllene büyütür. Kız evlatları, muhacir ailenin kerimesi, oğullar da hicret yuvasının mahdumudur.

Mefkûre muhacirlerinden dünyaya gelmek onların ortak kaderidir. Ufaktırlar yaşça, ama canlı ve sadık tanıklarıdır yeni dirilişin. Ümit tomurcuklarıdır, mevsimi gelince çiçek açacak olan. Dünyaya gelir gelmez özel seraya alınırlar sanki. Bu açıdan onlar, ücretini peşin alanlar kategorisindedir. Elbette her nimet bir şükür ister, hem de kendi cinsinden. Bedelini de tabiî ki öder bu nimetin sahipleri.

Gurbetteki ailenin yaşadığı acı ve tatlı hatıraların kara kutusu gibidirler. Hicret mahallinde, eşya ve hadiseleri şuuraltı müktesebatlarıyla gözlemleyen ve arşivleyen mirasçılardır. Ortaya konulan destansı gayrete bir kaynak olarak, istikbalde müracaat edilecek emin ravilerdir onlar. Ömürlerine, mefkûre kahramanlarının sergüzeştini anlatan sıkıştırılmış zaman dilimidir dense sezadır.

Ufuklara olabildiğince engin ve derin bakmaya alıştırır, potasında pişirir kader onları. Mesela, köylerindeki tepelerin en yükseğini değil, dünyadaki sıradağların zirvelerini konuşurlar. Siyah ve beyazla sınırlı değildir renkli sohbetleri. Milletlerin tarihini okur, insanlığın problemlerine şahit olur ve hemen çareler bulmaya gayret ederler.

Önce ebeveynleri “Davam!” der, fedakârlık gösterirler hicret diyarlarında. Onlar ise önce fedakârlıklara katlanırlar gurbette, sonra şanını duyarlar davalarının. Dünyanın dört bir tarafında, hicret ikliminin yümün ve bereketinden olsa gerek, ulaşırlar yaşıtlarından farklı bir olgunluğa ve doygunluğa. Çekilen çileyle ruhlarının kemâli önde gider, bedenleri ardından gelir; bu durum tezat teşkil eder ekseriyetle akranlarına göre… Onlar önce yaşarlar, sonra adını öğrenirler kimi faziletlerin. Bu yönüyle hayatlarında müsemma öndedir, isim geriden gelir.

Çile Antrenmanları

Sağa sola savurur onları, hudutlara takılmadan özgürce esmek isteyen rüzgârlar. Polenlerin taşındığı gibi taşınırlar ve uçarlar yeni adreslere; poyrazla, meltemle, karayelle… Gurbet, hasret, ayrılık, daüssıla büyüklere bile zor, ya küçüklere? Ama karın-buzun sinesinde demlenir bahar çayları. Izdırap antrenmanıdır, minik terlerinin düştüğü o sarp yokuşlar.

İlkokul çağlarında, çiçeği burnunda küçük bir muhacir, daha ilk gün babasının paçasından tutup sorgular, sarsar ta kökünden o şefkat ağacını: “Biz neden geldik ki buralara?” Titrek kalblerden gelen gözyaşları, karışır okyanusa damla damla. Bu sudan berrak damlalar, vurur gurbet sahillerine, yeni vatanlarına…

Onlara gurbet iklimi sanki beşinci bir mevsimdir; dört mevsim de hasrettir artık. Akranlarından kimi gurbeti heceler, oysa onlar iliklerine kadar yaşar. Bir olur mu hiç kış fotoğraflarına bakanla kara dokunan?

Sadece zahir penceresinden değil, bâtın menfezinden de bakılmalı onların yaşadıklarına. Zira hadiselerin zahirine bakarak çıkamaz işin içinden çoğu kez ana babalar! Huzuru ancak olayların bâtınına banınca bulurlar. Biraz çaba ister bu. Biraz da aktif sabır, tevekkül ve dua… Hızır-Musa yolculuğu gibi… Ledünnî sırlarla dolu bir seyahati tedai ettirir kimi zaman tadıp yaşadıkları. Bilir ve inanırlar ki her şeye rağmen davalarına devam etmek devadır dertlerine.

Bazen zorluk ve yokuşlar çıkınca önlerine, takılıp kalanlar olur yolda. Oysa hicret kuşağı ve çocukları, olana değil Oldurana bakar; tevekkül yudumlayıp itminan soluklar rahatlayan vicdanlarında…

Şifa vesilesi çoğu ilaç, tatlı değil acıdır; hem can yakar hem de tedavi eder. Hicret ilacını içen muhacirler bunun yan etkilerini çocuklar üzerinde hemen görürler. Hasret, bu ilacın yan etkilerinin ilk belirtisidir. Köyden köye, şehirden şehre gurbeti yaşayanlardan öte, ülkeden ülkeye, belki kıtadan kıtaya derince soluklarlar hasreti.

Hicret çocuklarının içli içli ağlamaları, ana babalarının sık sık mırıldandıkları vuslat türküsünü seslendirmeden önce, vicdan tellerini akort etme mesabesindedir. Farklı saiklerle, çocukluk anılarını geçirdiği mekânlara gidememe, bir daha görememe hüznü… Hele bir vedalaşmaları vardır ki…

Hasret doruğa ulaşır; aylar, hatta yıllar üst üste birikerek. Öyle ki rüyalarındaki memleket sahneleri, sürekli paylaşılan mevzudur hafta sonu çay fasıllarında.

Evrensel Diyalog

Dünya; iktisadî, idarî, coğrafî ve sosyal şartları farklı bir laboratuvarı andırır adeta. Âdemoğlu, kavga etmeden, evrensel değerler etrafında yaşayabilmenin deneylerini yapar, kodlarını arar. Küçük muhacirler, bu arayışın, kendi hayatları üzerinden bizzat tecrübe edilen gönüllü veya cebr-i lütfî seçilen fertleridir.

Okulda arkadaşıyla tanışması ilginçtir bir çocuğun, henüz dilini öğrenmeden. Beyaz kâğıt üzerine çizili iki resim vardır: Cami ve kilise. İşaretle, “Sen hangisine gidiyorsun?” demek ister sıra arkadaşı. O parmağıyla camiyi gösterir ve Müslüman olduğunu ifade eder yerli yeni dostuna. Evrensel diyaloğu, temsil ve hâl ile sınıfta başlar küçük muhacirin.

Arzın yeniden yeşermesi için her kıtada mahsul veren birer fidandırlar. Yerinde aşı gibidir onlar; nice yaralı, bereli gönül ağaçlarında sürgün veren.

Cennet Kuşları

Hasret kışına bahar havası serpen tomurcuklar da diyebiliriz bunlara. Bazıları, iki kuşaklı Esma annemizin Münevver Diyar’da açan meyvesi Abdullah gibi, hicret topraklarında doğan ilk tomurcuktur. Fakat hicret neslinin ahirete göçen çocukları da vardır!

Aile mezarlığı yoktur bu kuşağın. Nasıl olsun ki? Bütün insanlığı, Âdem ve Havva’nın çocukları, kardeşleri bilirler. Razıdırlar dünya kabristanının malum/meçhul herhangi bir yerinde İsrafil’in nidasını beklemeye. Tıpkı Maputo’da Erkam, Kazablanka’da Muhammed Esad, Hartum’da Meryem Betül, Nil sularının kucakladığı ve bir daha salmadığı Yusuf gibi. Bunlar, Cennet’te uyanmak üzere Mozambik, Fas ve Sudan’da garip beşiklerinde uzanan dört güzeldir sadece. Dünyaya geldikleri hastane, evinin cumbası ya da uğradıkları bir sahil, âdeta rıhtım olur bunlara, kalkar ötelere gemileri. Kimileri de hicret yolunda, yürürler ruhlarının ufkuna Ege’den, Meriç’ten…

Ukbaya göçen bu çocuklar; havaya, toprağa, suya düşerler; yeni bir bahardan haber ederler, sanki cemreler gibi. Rüzgârlar bazen uğultulu ninni söyler, bazen selam getirir ötelerin kuşu bu küçük muhacirlere; güftesi annelerinden, bestesi babalarından…

Eğitim Maceraları

Hicret çocuklarının öğrenim hayatları zorluklar barındırır. Ülkeden ülkeye değişir öğretmenlerin ve kitapların dili. Farklı eğitim sistemleriyse işin tuzu biberi… Sene kaybı riski ve denklik problemi, yaka paça oldukları şeylerin birkaçı. Sadece vatan değil, sınıfı, arkadaşı, müfredatı da değişir yurt dışında. Kimi anne ve baba bir açıdan ümmileşir ve destek olamaz, olmak istese de bu nesle. Okulda, niçin oralara geldiğini anlayan bir insan yoktur belki ilk başta. Onlar inayetle katlanırlar bütün bunlara.

Yaşları küçükken ciddi sorumluluk yüklenir omuzlarına. Yetişkin bir insanın bile kendi dilinde ifade etmekte zorlanacağı duyguları doğar kalbinin derinliklerinden… Arkadaşlarına, öğretmenlerine yeni bir dille, nasıl aktarsın duygularını? Herkes anlar mı küçük muhacirlerin hâlinden? Kaderleridir bu onların. Şartlar el vermediğinden bazı tercihleri baştan hesaba katılamasa da kimsesiz sanılmasınlar, Kimsesizler Kimsesi’ne emanettir onlar.

Yaşıtları okuma yazmayı ülkelerinde öğrenirken onlar, eğitim dilinin farklı olduğu diyarlarda, ikinci bir lisan olarak hecelerler anadillerini. Çok değil, varsa sınıfında bir kaderdaş, mutluluktan uçar, bayram ederler ilk gün.

Ana babaları, abi ablaları ve hocaları arasında döşenmiş rehberlik salih üçgeninde geçer durur gurbetliklerin çıraklık devreleri. Doya doya, duya duya değil, özverili bir gayret göstererek ancak öğrenebilirler kendi kültür, edebiyat ve tarihlerini. Zira “üç devir gören” ve muhacirlerin evlatlarına özel dua eden Bediüzzaman gibi, davalarına sevdalı ana babalarıyla üç kıta dolaşanlar, dahası eğitimleri için gurbet içinde gurbetin tadına bakanlar vardır.

Misyonları

Gelişine yemin edilen Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mirasını omuzlarında taşıyıp dağıtacak, ışıkları karanlık çökmeden yeryüzüne bir kere daha yansıtmada ciddi roller alacak, tertemiz aynalardır belki de onlar.

Bazı tarlaların buğdayı ambara dökülür, satılır ve değirmende un olur. Bir kısım arazilerin verimli hasadı ise ihtimamla çuvallarda tohumluk olarak muhafaza edilir. Kim bilir belki de yeni bir hicret/Hizmet dalgası için korunan ve saklanan tohumluktur onlar.

Taklit önemli bir basamaktır, tahkike giden adımsa şayet. Başlangıçta ailelerinden üzerlerine sinen Hizmet emaneti kokusunun yerini, zamanla yenileyerek buhur buhur tüten şuurlu Hizmet hâline getirir ve benimserler.

İlahî bir sevk ve şevkle, sessiz sessiz, güneye-kuzeye, doğuya-batıya akan küçük nehirlerdir henüz bunlar. Elbet kucaklaşır ve çağlayan bir pınara dönüşürler bir gün. İnsanlık için barış ve huzur enerjisi üretip dağıtan bir baraja doğru akarlar gürül gürül.

Kalb, dil ve amel nasıl ki bir bütünün ayrılmaz üç yüzüdür; dava, hicret nesli ve çocuklar da öyle. Yâd-ı cemil hicret nesli, âlemşümul davaya tercümandır, dilin kalbe tercümanlığını hatırlatan. Küçük muhacirler de hicrete sadık burhandır, amelin dile burhanlarını çağrıştıran.

Hâsılı, gelecekte yapacakları bizce meçhuldür, ama şimdiden katlandıkları da ortada. Attıkları adımlar dev gibi, ayakları ufak olsa da. Bu duruşları kayda değer bir fikir verir anlayanlara. Hicret neslinin çocukları, farklı farklı diyarlara göç etmek için muvakkaten ailelerinin yanında, âdeta antrenmanda!