İnsanın yükselmesi ve alçalmasında sınır yoktur. İnsan iki uç arasında sürekli bir seferdedir. Güzel ve faydalı vasıfları tavsiye etmek, kötü sıfatlardan da menetmek vicdanın gereğidir.

İnançlar ve ortak kabullerle çizilen sınırlar, bir topluma “normlar” ve “değerler” olarak yansır. Mesela neslin devamlılığını sağlayan izdivaç meselesi için nikâh gibi bir sınır çizilmiş ve bununla toplumu koruyan bir norm ve değer doğmuştur. Her din ve toplumda bunun bir tür uygulaması vardır ve sınırlar ihlal edildiğinde bu durum “anormal” olarak görülür. Zamanla nikâh akdine düğün âdetleri, söz, nişan gibi çeşitli eklemeler yapılmış; toplumda “normal” hatta gerekli görülen uygulamalar ortaya çıkmıştır. Öyle ki bu aşamalardan birinin eksikliği, toplumda yadırganan bir durum olarak algılanmaya başlanılmıştır.

Bir toplumda hâkim olan norm ve değerler çerçevesinde; eylemleri, bakış açıları ve fikirleri genel olarak toplumun beklentileriyle örtüşen fertler “normal” görülür. Bu beklentileri karşılamayan düşünce ve girişimler ise “anormal” bulunur. Anormal (!) insanların, kendilerini kabul ettirebilmeleri için daha fazla zahmete girmeleri gerekir. Çünkü farklı bir sesin, umumî âhengi bozmasından endişe edilir. Hâlbuki sıra dışı bir düşünce, iyi niyet taşımak şartıyla, mevcut sisteme yeni bir renk ve canlılık katabilir.

Norm ve değerlerin eyleme dökülmesiyle bir toplumun karakteri ortaya çıkar. Tarih, ahlaklı olmayı başaramamış halkların hazin sonlarıyla doludur. Kibirlerinin doğurduğu sonuçlarla helak olan Nuh kavmi buna bir örnektir. Fakirlere “reziller” diye hitap eden, hikmet sahiplerini küçük gören bu kavmin sonu bir tufanla gelse de sonlarını o noktaya taşıyan kendi ahlakî yapılarıdır.[1]

Bir vasıflandırma yapılacaksa ortak evrensel insanî değerler esas alınarak yapılmalıdır ki vicdanlara hitap eden bir yol bulabilelim. Evrensel değerler, hem inançların övdüğü vasıfları hem de tarihten gelen tecrübeleri bünyesinde barındırır. Bu değerler, hemen hemen herkes tarafından kabul edilebilir bir hüviyete sahiptir. Mesela hemen her toplumda yalancılık kötü bir vasıf olarak addedilmesine karşılık dürüstlük bir erdem olarak kabul edilir.

            Biz insanı en mükemmel surette yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4–5) âyetlerinde buyurulduğu üzere, insan en mükemmel kıvamda yaratılmıştır. İnsanın İlahî şuunat, sıfat ve isimlere kapsayıcı, geniş ve parlak bir ayna olma potansiyeli vardır. Bununla birlikte hislerine sınır konulmadığı için ahlaken alçalıp en düşük derekelere yuvarlanma riski de çok büyüktür. İnsanın bir çekirdeğe benzeyen istidadı, tercihlerine göre gelişir veya çürür.

Yaptıklarıyla doğruları çelişmeyen “iyiler” ile evrensel değerleri çıkarlarına feda eden “kötüler” aynı dünyada yaşar. Her insan tercihleriyle tarafını ortaya koyar. Pek çok insan “iyiler”e dâhil olmayı umarken çıkarları ve zaafları söz konusu olduğunda kötülük peşine düşebilirler. Burada devreye insana bahşedilen manevî donanım girer. İnsan irade, şuur, akıl ve vicdan gibi fakültelerini güçlendirdiği ölçüde “iyiler”den olacak, doğrularla barışık kalacaktır.

İyi olmak için kötülük yapmamak kâfi gelse de kemâle ermek için fazlası gerekir. Çünkü “iyiler”in ahlakı, genel olarak davranışlarından okunsa da bu ahlak, toplum tarafından üretilen sınırlarda, normal görülme ya da anormal görülmeme çabasından ibaret kalabilir.[2] Bu tercih, insanın toplumla barışık kalmasını sağlamakta yeterlidir, fakat insanı daha da kıymetlendiren, ahlakını güzelleştiren değerler vardır. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Nerede olursan ol Allah’tan kork! Kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu silip götürsün. İnsanlarla muamelelerinde de hep güzel ahlâkla serfiraz ol.[3] ve “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”[4] buyurarak bu kemâle dikkat çekmiştir.

Tîn sûresinde, “İman edip güzel ve makbul işler yapanlara, hiç eksilip tükenmeyen bir mükafat vardır.” (Tîn, 95/6) buyrularak ahlakı üst seviyeye taşımanın; doğruluk üzerine yaşamakla, tahkikî iman ve salih amelle mümkün olduğu vurgulanmıştır. Gerçek fazilet de bu hakikate dayanır.

Erdem, insanın ifrat ve tefrite savrulmasını engelleyen ve hislerini dengeleyen ruhî bir olgunluktur. Mesela cesaret, insanı dipsiz kuyulara atan korkaklıkla, uçurumlardan fırlatan hesapsız atılganlık arasında öyle güzel bir yerde durur ki ortaya çıkardığı cesur insan; nerede, nasıl davranacağını kestiren olgunluktadır.[5]

Böylesine erdemli bir davranış biçimi eski dönemlerde üstün bir ahlak olarak görülürken günümüzdeki çarpık değerler ve ölçülere göre “ahmaklık” olarak bile algılanabilir. Çünkü “erdemli insan” denildiğinde, iyiliksever, fedakâr, şahsî çıkarlarına öncelik vermeyen ve başkalarının hukukuna hürmet eden bir kişi akla gelir. Ne var ki günümüz dünyasında mutluluk, bedenin ihtiyaçlarını karşılamaya ve mülke sahip olmaya bağlanmakta ve bu yolda yaşanan çarpışmalara ve aşınmalara göz yumulmaktadır. Erdemli davranmak ise ya art niyet taşıyan çıkarcı bir adım veya budalalık olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla mutluluğa, daha doğrusu heva ve hevesin geçici tatminine ulaşmak için günümüzün sınır tanımayan hırsları, erdemden hazzetmemektedir. Nurettin Topçu’nun ifade ettiği gibi, “Menfaat yaşamak, ahlak yaşatmak ister. Bir arada asla barınamazlar.”[6]

Sağlam bir erdem anlayışına sahip olabilmek ve faziletli kalabilmek, güçlü bir iradeyi gerektirir. Ruhu inbisat eden, kendini ve kabiliyetlerini keşfeden, “ahsen-i takvim” sırrından gafil olmayan insanlar için bu mücâhede, itidal ve temkin arayışı hayat boyu devam eder. Böyle ruhlar, dinî değerler ve düsturlarla beslenecek, sosyal hayatta erdemin canlı kalmasına hizmet edecek, fıtrata ve insaniyete aykırı norm ve değerlerin cazibesine kapılmayacaktır.[7]

Hayatın nükteli anlarında, seçkin bir bakışla fark edilebilen insanlardır erdemliler. Ulvî değerlerini süflî menfaatlerine feda etmeyen erdemli ruhlar, şüphesiz hakikî saadeti ve huzuru yudumlayacak ve kutsî renklerle boyanacaklardır.

Dipnotlar

[1] www.fikriyat.com/galeri/islam/kuran-i-kerimde-adi-gecen-helak-edilmis-5-kavim/4

[2] dusundurensozler.blogspot.com/2008/05/david-humeun-ahlk-felsefesi.html

[3] Tirmizî, Birr, 55.

[4] Camiu’s-Sağir, 2183.

[5] Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer Yıldırım); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı.

[6] Nurettin Topçu (2008). Ahlak Nizâ. İstanbul: Dergâh Yayınları, s. 120.

[7] Tolstoy, Leo Nikolayeviç. (1998). Din Nedir?, (Çev. Murat Çiftkaya), İstanbul: Kaknüs Yayınları.

Paylaş
Önceki İçerikİstibdâd-2
Sonraki İçerikÖzlemin Şarkısı