Semâ-peymâ iken râyâtımız tuttun zelîl ettin;
Mefâhir bekleyen âbâdan evlâdı hacîl ettin;
Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefîl ettin;
Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîl ettin;
Rezîl olduk… Sen ey kâbûs-i hûnî, sen rezîl ettin!

Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,
“Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.
Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse,
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!

Değil kâbusun artık, devr-i devlet intibâhındır.
Gel ey nâzende hürriyyet ki canlar ferş-i râhındır.
Emindir mevki’in: En pâk vicdanlar penâhındır.
Serâpâ mülk-i Osmânî müeyyed taht-gâhındır.
Serîr-ârâ-yı ikbâl ol ki: Bir millet sipâhındır.

—–
semâ-peymâ: Gökte dalgalanan.
râyât: Sancaklar, bayraklar.
mefâhir: İftihar edilecek şeyler.
âbâ: Atalar, büyükler.
hacîl: Mahcup olmuş.
hayfâ: Yazık.
müstahîl: İmkânsız.
kâbûs-i hûnî: Kanlı kabus.
müvekkel: Vekil tayin edilen.
intibâh: Uyanış.
nâzende: Nazlanan.
ferş-i râh: Yol zemini.
penâh: Sığınak.
serâpâ: Tamamen.
müeyyed: Sağlam.
taht-gâh: Tahtın bulunduğu yer.
serîr-ârâ-yı ikbâl: Baht açıklığının tahtını süsleme.
sipâh: Asker, ordu.

Safahat, İstanbul: Sütun Yayınları, 2007, s. 73–74.