Hayvanlar âleminin her şubesi, yaratılışları bakımından ayrı sanat harikaları sergileseler de bazıları diğerlerinden daha fazla dikkat çeker. Bunlardan birisi de ahtapottur. Yumşakçalar (Mollusca) şubesine dahil olan hayvanların bazısının bacakları kafalarından (Cephalopoda), bazılarının karınlarından çıkmış (Gastropoda), bazılarının bacakları ise iki kabuk arasına yerleştirilmiş (Bivalvia) gibi acaip şekillere sahiptir. Kafadanbacaklıların bir kısmı on (decapoda), bir kısmı da sekiz bacaklıdır (octopoda). Ahtapot (Octopus, octo=sekiz, poda, pus= bacak) torba şeklindeki iskeletsiz gövdesi ve buradan çıkan çok sayıda vantuzla kaplanmış sekiz koluyla bir yaratılış harikasıdır.

Bir çemberin düzgün şekilde sekize bölünmesiyle ortaya çıkacak köşelerinden sekiz bacağın simetrik bir şekilde yerleştirilmesi, herkesin bileceği gibi, çok iyi bir geometri ilmini gerektirir. Musavvir bir kudret olmadan, akılsız tabiatın veya bir hayvanın kendi anatomisini kusursuz sekizgen olarak ayarlaması mümkün müdür?

En Zeki Hayvanlar Arasında

Ahtapotun vücudunda bir köpeğin beynindeki kadar, yani yaklaşık 500 milyon nöron vardır. Bilim Tarihi ve Felsefesi profesörü Peter Godfrey-Smith, ahtapotun birkaç yıllık ömrü göz önüne alındığında, evrimci bakış açısıyla hayvanın sahip olduğu zekâ seviyesini, evrimin bir paradoksu olarak nitelendirmekte, ilahî isimlere dayanan “hikmet” ve “gaye” gibi kavramları bilemeyince “İki senelik bir hayat için bu kadar sinir hücresine ne gerek var.” gibi yanlış bir kanaate sahip olmakta ve “Doktora yapmak için çok para, zaman ve emek harcayıp sonra da sadece iki sene yaşamak gibi çok tuhaf bir durum.” diye yanlış bir saplantıyı dillendirmektedir.[1]

En akıllı hayvanlar listesindeki diğer türler omurgalı olduğu hâlde altıncı veya yedinci sıralarda sayılan ahtapot, omurgasızlar arasında en büyük beyne sahip olup loblu yapısı ve üretilen elektrik modeli, memeli hayvanlardakine benzer. Bir akvaryumdan kaçmak için su fışkırtarak tepedeki ışıklara kısa devre yaptırıp söndüren, taşlar fırlatarak cam kırabilen, Hindistan cevizi kabuklarından korunma kalkanı yapan, aletler kullanan bir hayvan olarak insanı hayrette bırakır. İçinde hapsedildiği bir kavanozun kapağını açarak kaçabilmesi veya içinde yiyecek bulunan bir kavanozun kapağını dışarıdan açabilmesi, kemik iskeletleri olmadığından laboratuvarlardaki sadece gözünün sığabileceği bir delikten bütün vücudunu sıkıştırıp kaçabilmesi ve karışık labirentlerde yolunu bulabilmesi gibi hususlar, ahtapotun sinir sisteminin ihtişamını nazara verir. İnsan beyni vücutta merkezî bir kontrolör olarak görülebilirken, ahtapot zekâsının işleyişinin insandan farklı olarak, bir nöron ağı üzerinden dağıtıldığını göstermiştir. Bu görüş doğrulanırsa, ahtapotların sergilediği zeki davranışlar, gelişmiş zihnî çözümler ve kaçış kabiliyetlerinin çok ötesinde fikirlere ilham verebilir.

            Kopan Kol Yenileniyor

Ahtapota ihsan edilen çok sayıdaki sinir hücresinin üçte ikisi, faaliyetlerinin çoğunun yürütülmesinde iş gören uzun kolları üzerindedir. Torba biçimindeki ana gövdede yer alan ve beyin vazifesi gören yoğun bir nöron kümesinden çıkan direktifler, her bir kola yayılmış sinir ağı üzerinden geçerek hangi kolun hangi hareketi yapacağı koordine edilir. Bu yüzden ahtapotun bir kolunu keserseniz, bu kesik kol sanki hiçbir şey olmamış ve beyinden emir gelmeye devam ediyor gibi suyun dibinde yiyecek aramaya devam eder. Herhangi bir yiyecek bulursa, sanki gövdeye bağlıymış gibi, onu merkezî konumdaki ağız kısmına götürmeye çalışır. Ahtapotun kaslardan yapılmış, üzerinde çok sayıda emici vantuz bulunan, koku, tat ve kimyevî alıcıların yer aldığı, renk maddesi taşıyan kromatoforlar ile irtibatlı sinir hücreleriyle donatılmış kollarından birisi koparsa, üzerindeki bütün doku ve hücreleriyle beraber bu kol, aynı uzunluğa ulaşacak şekilde bütünüyle yenilenir.[2]

Kaybolan bir organın bütün dokularıyla beraber yeniden inşa edilmesi araştırmacıların çok ilgisini çekmiştir, çünkü buradan istifade ederek “Acaba bir insanın da kopan kolu veya parmağı, orijinal hâliyle yenilenebilir mi?” arayışlarına belki bir ümit olabilir. Bir organın aynen yenilenmesinin biyokimyasının çoğu, hâlâ muamma olsa da şimdilik bilinen şekliyle, birden fazla “hususî kimyevî sinyaller silsilesinin” şaşırmadan işlemesiyle bir düzenleme yapıldığı görülmektedir. Önce çok potansiyelli kök hücreler, gaybî bir emir almışçasına yaralanma bölgesine gelerek çoğalır. Bunların bazısı kan damarlarının teşkil edilmesinde kullanılır; bazısı kas, bazısı da sinir hücresine dönüştürülmeye başlanılır. Restorasyon ilerledikçe ortaya çıkan her moleküler faktör, bir sonraki adımın tetikleyicisi olur. Hareketlenen bazı hücrelere, gidecekleri yerler öğretilmiş gibi kontrollü bir gelişme ile her doku yerli yerine oturtulur. Bu biyokimyevî süreçte, her bir kademedeki her bir adım, bir öncekine bağlı olduğundan evrime inananlar için bu durum, çok ciddi bir problem teşkil etmektedir, zira herhangi bir adım eksik veya hatalı olsa, rejenerasyon (yenilenme veya tamir) sistemi çalışmaz. Akılsız ve şuursuz tabiî seleksiyonun, her ara kademede, hangi işlemin yapılacağını bilmesi ve hayvanın lehine olacak bu süreci sonuna kadar, aksatmadan takip edip neticelendirmesi mümkün müdür? “Bu durumda ileride başına gelebilecek kol kopması gibi bir duruma göre, böyle bir tamir ve yenilenme sistemi, Yeni Darwinci evrimle nasıl ortaya çıkabilir?” sorusunun makul bir cevabı yoktur. Önde gelen bütün evrimcilerin vurguladığı gibi, evrim süreci; planları, gaye ve hedefleri olmayan, kör bir faaliyettir. “İndirgenemez komplekslik” olarak ifade edilen bütün sanatlı yapılar ve işleyişler, evrim teorisi için büyük bir zorluktur.

Benzer şekilde bir problem de omurgasız olmasına rağmen omurgalı gibi, kamera sisteminde bir göze sahip olmalarıdır. Ayrıca monoküler görüşe sahip olarak her bir gözle görmeyi ayrı ayrı tercih edebilirler. Bu özellik, genellikle beynin iki yarısının farklı uzmanlıklara sahip kılındığı türlerde ortaya çıkmaktadır. Ahtapotların bilgiyi hafızaya almaları da insana benzer şekilde, beyin hücreleri arasındaki bağların güçlendirilmesiyle işleyen bir süreçle yürütülür.

Kamuflaj Tekniği

Ahtapotların stratejik savunma davranışı; “anında” denilecek kadar hızlı bir şekilde, renklerini değiştirerek, bulundukları zeminden ve arka fondan, en keskin gözlemcinin bile ayırt edemeyeceği bir renk ve desene bürünebilmeleridir. Mesela bir mercan resifinin rengarenk ortamında, aniden öyle bir renge bürünür ki görebilmek neredeyse imkânsız olur. Derisinde bulunan onbinlerce renk hücresinin her birini, bağımsız olarak pikselli bir video ekranındaki gibi yönlendirerek istenen renk ve deseni ortaya çıkaracak bir kabiliyet ihsan edilmiştir.

Evrimci anlayış, hayvanlar arasındaki rekabet sebebiyle bir silahlanma yarışından bahsederken, bu mükemmel silahların kendi kendine gelişeceğini vehmeder. Hâlbuki özellikle son 200 yıldır yapılan araştırmalarla sırlarını ancak keşfetmeye başladığımız bu mücadele stratejilerini; akıl, şuur ve iradeden yoksun bir hayvanın nasıl üretebileceğini söylemezler. Hayvanların düşmanlarını kandırmak için birçok aldatma tarzına sahip olmaları, kendi başlarına geliştirebileceği bir hususiyet olabilir mi? Hayvanın eğitim görmüş gibi kendi anatomisini ve biyokimyasını yönlendirerek, şuurlu şekilde kamuflaj taktiği geliştirmesi mümkün müdür? Avlanmaktan kurtulmak için ölü taklidi yapan ot yılanları, üreme ihtimalini artırmak için dişi gibi davranan erkek balıklar ve savunmasız yavrularını yırtıcılardan uzaklaştırmak için kanatları kırıkmış gibi taklit yapan kuşlar gibi ahtapot da düşmanına ve bulunduğu ortama göre bir taktik belirler. Mesela açık sularda hareket ederken, aslan balığını taklit ederek kum zeminde gezerken, kollarını vücuduna doğru düzleştirerek, kendisini bu zeminde yaşayan, üzeri bantlı ve zehirli bir balık türüne benzetir. Bu şekilde en az 15 farklı türün şeklini ve görüntüsünü taklit ederek kendini korur.

Bir ressam, gördüğü manzarayı fırçası ve tuvaliyle resmeder, fakat aynadaki görüntüsüne veya bir fotoğrafına bakmadan kendisini resmetmesi zordur. Ahtapot ise sanki bulunduğu çevrenin fotoğrafını çekmekte ve hafızasındaki görüntüyü düşmanın cinsine göre değerlendirip kendi rengini ve desenini belirleyebilmektedir. Ayrıca ahtapotun kamuflajı sabit değildir; derileri bir video ekranı gibi yanıp sönen renk dalgalanmaları gösterebilir. Bulutlar geçerken ortaya çıkan gölgeleri, güneş ışınlarını saçarken deniz tabanının benekli parıltısını, hatta şimşeklerin görüntüsünü problemsiz bir şekilde resmedebilir.

Uzaydan mı Geldiler?

Ahtapotların hayret verici renk değiştirme özellikleri ve zekâları karşısında bazı evrim teorisyenleri, 275 milyon sene önce ortaya çıkan, bu kadar kompleks bir omurgasız canlının evrimleşmesini izah edemeyecekleri için, onları “uzaylılar” şeklinde görmeye başladılar.[3] Otuzüç evrimci bilim adamının yaptığı bir çalışmada, ahtapotun biyolojisindeki mükemmellik evrimle izah edilemeyince, dünya dışı bir kaynaktan bir gen girdisine ihtiyaç duyulacağı ciddi bir şekilde savunuldu![4]

Çok kompleks bir sinir sistemi, “zekâ ürünü bir komplekslik”, sekiz kavrayıcı kol, bizimkine benzer, kamera benzeri gözler ve renk ve vücut şeklini değiştirebilme kabiliyetinin “evrim sahnesinde aniden ortaya çıktığını” söyleyenler; ayrıca mürekkep balığı, kalamar, Nautilus ve ahtapotun evrim ağacındaki çizimlerinin son derece tutarsız olduğunu belirtmişlerdir. Önceden var olan herhangi bir hayat formunda bulunamayacak “dönüştürücü genlerin” olması gerektiğini, bunun da belki uzaydan bir asteroit veya kuyruklu yıldız yoluyla dünyaya taşınan, dünya dışı virüslerin enfeksiyonundan gelebilecek genlerle ortaya çıkabileceğini öne sürenler; Allah’ı inkârda inat ettikleri için, “275 milyon yıl önce, dondurularak saklanmış ahtapot embriyolarının, uzaydan dünyaya yumuşak iniş yaptığını” söylemek gibi gülünç bir durum sergilemişlerdir.

Ahtapotun gen sayısının, insan gen sayısından 10.000 daha fazla olması, uzaydan geldiklerine inanmak isteyenler için bir işaret gibi gözükse de “Bu hayvana ait genler, uzayda kendi kendine nasıl ortaya çıktı” sorusu cevapsız bırakılmaktadır. Zaten daha kalabalık evrimci gruplar, kendi içlerinden çıkan bu aykırı evrimcilere itiraz ederek bu durumun kabul edilemeyeceğini söylemişlerdir.[5]

Netice olarak, hiçbir hayvanı omurgalı veya omurgasız, tek veya çok hücreli, memeli veya balık olmasına göre, basit ve gelişmiş olarak nitelendirmek doğru değildir. Bu durumda sadece organ sistemlerinin kompleks veya daha sadeolmasına, davranışlarındaki sevk-i ilâhî ve zekâ görüntülerine göre bir değerlendirme yapılabilir. Bu da akılsız, şuursuz ve tesadüfî evrim mekanizmalarının değil, Rabbimizin binden fazla isminin ve sıfatının, milyonlarca canlıda, sayısız mertebelerde, girift bir şekilde tezahür ve tecellisi olarak görülebilir. Bu değerlendirme bizi hiçbir zaman bilimin ve araştırmanın dışına itmez, tam aksine kâinat kitabını hallaç edip Rabbimizin sanatını temâşa etmeyi gerektiren bir faaliyetin içine çeker.

 

Dipnotlar

[1] Hunt, E. (2017): Alien intelligence: the extraordinary minds of octopuses and other cephalopods, theguardian.com, 29 Mart.

[2] Harmon, K. (2013): How octopus arms regenerate with ease. blogs.scientificamerican.com, 28 Ağustos.

[3] You might not believe it but octopuses are ‘aliens’, reveals new DNA study, inquisitr.com, 13 Ağustos 2015.

[4] Steele, E., and 32 others (2018): Cause of Cambrian Explosion—Terrestrial or cosmic? Progress in Biophysics and Molecular Biology, 136:3–23, 2018, doi:10.1016/j.pbiomolbio.2018.03.004.

[5] Specktor, B. (2018): No, octopuses don’t come from outer space, livescience.com, 17 Mayıs. www.livescience.com/62594-octopuses-are-not-aliens-panspermia.html

Paylaş
Önceki İçerikNaziler Yargılanıyor
Sonraki İçerikEzanlar