Kur’ân-ı Kerim’deki savaş ve cihadla ilgili âyetlerin dar yorumlanması ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyelerinin sanki sadece savaşlardan ibaret gibi anlatılmasından dolayı bugün İslam deyince akla maalesef “savaş ve terör” gelmektedir.

Savaş hükmü içeren âyetlerin eksik, hatta yanlış tefsiri; İslam dininin, “inanmayan bütün insanları düşman ve öldürülmeleri gereken suçlular olarak gördüğü” yanılgısını oluşturmaktadır.

Ahmet Kurucan, Barış Esastır adıyla neşrettiği, hazırlığı yıllar süren eserinde, müşriklerin cezalandırılması ile ilgili âyetleri değerlendiriyor; Kur’ân’da üç sûrede (Bakara, Nisa, Tevbe) geçen dört âyetin tefsir ve izahını, aklî ve naklî delillerle yapıyor.

Müsteşriklerce yanlış yorumlanan ve İslam’ın radikal yorumcuları tarafından nüzul sebebi, indiği dönemdeki şartlar, günümüz toplum yapısı gibi temel hususlar ihmal edilerek tefsir edilen âyetler; bu eserde fıkıh, tarih ve sosyoloji gibi ilim dallarından istifade edilerek izah ediliyor, âyetlerin nasıl anlaşılması gerektiği delilleriyle anlatılıyor.

Hatırlanacağı üzere, Nisan 2018’de, Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan ve Fransa Yahudi ve Hristiyan kuruluşlarının liderlerinin de yer aldığı yaklaşık 300 kişilik bir grup, “Yahudilerin, Hristiyanların ve kâfirlerin cezalandırılması” ile alakalı âyetlerin Kur’ân’dan kaldırılması için çağrıda bulunup bir bildiri yayımladılar. Bu kitabın yazılışının ana sebebi, bu bildiridir. Ahmet Kurucan arkadaşımız da bu isteğin temelinin aslında nasıl bir yanlış anlama olduğunu, bilhassa müşriklerin cezalandırılmasına dair âyetin, Yahudi ve Hristiyanlarla hiç ilgisinin olmadığını, hatta müşriklerin hepsiyle de alâkalı olmadığını, bunun ahdini her anlaşmadan sonra sebepsiz bozan, ilkesiz şekilde hareket eden, ellerine fırsat geçince Müslümanlara işkence yapan ve öldüren katillerin ve onları dinlerinden döndürmek için her imkânı değerlendiren canilerin fiillerinden dolayı olduğunu, âyetlerin ifadelerine, nüzul sebeplerine dayanarak apaçık bir şekilde bu eserinde ortaya koyuyor.

Zaten bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi, İslam hukukunda da suçun şahsiliği esastır. İslam ceza hukukunda (ukubat) bir kimseye aidiyet (toplum, ülke, ırk, aile) ve inancı sebebiyle ceza verilemez. Bir şahısla ilgili ceza takibi başlatılabilmesi için o şahsın konusu suç teşkil edecek bir eylemde bulunması gerekir. Mamafih eserde de anlatıldığı şekliyle, müşriklerin cezalandırılması emri, suç işlemiş ve ceza takibi için kuvvetli karinelerin olduğu “müşrikler” içindir. Böyle bir takibatın, onların inanç esasları ile uzaktan yakından alakası yoktur.

Ahmet Kurucan ayrıca “cihad” kavramının Müslüman toplumlarda farklı yorumlanmasının sebeplerini açıklarken şu tespitlerde bulunuyor: “Cihad kavramı kadar başka hiçbir kavram, İslam toplumlarının akide, ahlak, toplum, siyaset ve insan tasavvurları üzerinde sahip olduğu psikolojik etkiye ve otoriteye sahip olamamıştır. Çünkü bu kavram gerçekte her türlü tebliğ, davet ve tezkiyeden, akide ve ahlaka; aileden toplum ve siyaset tasavvurlarına, en geniş̧ anlamda bir medeniyet tasavvuruna kadar uzanan genel bir anlam harita ve alanına sahiptir.” Bu yorum farklılığının ve cihad kavramının “herhangi bir fikrî, felsefî ve fıkhî hiyerarşiye ve sistematik tanıma kavuşturulamamasının sebebi” olarak da “vaaz kürsülerinden kamusal alanlara; ferdî, ahlakî ve akidevî tercihlerden toplumsal tercihlere ve reflekslere kadar her yerde kullanıma hazır ve uygun bir argümandır cihad. Bu yüzden şiddeti, çatışmayı, ayrıştırmayı, devrimci düşünce ve eylemci yöntemleri esas alan bütün hareketlerin üst slogan ve argümanı daima bu kavram olmuştur.” tespitinde bulunuyor.

Cihad kavramı, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyan ettiği üzere “nefisle yapılan mücadele” (büyük cihad) şeklinde değil de dar bir yoruma tâbi tutularak âdeta bu mefhumun mânâsı kurban edilmekte ve radikal Müslümanlarca hunharca tüketilen bir malzemeye dönüşmektedir. Cihad kavramı, bağlamından ve asıl mânâsından koparılıp ideolojik bir argümana dönüşünce, özellikle İslam toplumunda negatif neticeler doğurmaya başlıyor. Mesela bir radikal örgüte üye ve onlarla beraber savaşan (!) yahut İslamî değerleri kullanan bir partiye oy veren birinin “iyi insan olma, ibadet, kullukta derinleşme, ilim ve irfan adına yapması gereken hiçbir şey yoktur” anlayışı, insanları dinin özünden uzaklaştırmaktadır. Zira bu hayat tarzı, nefse daha kolay gelmektedir.

Ahmet Kurucan kitaba ismini de veren, “Sulh elbette daha hayırlıdır.” (Nisa, 4/128) âyetini tefsir ederken “Harp elbette daha hayırlıdır.” diye bir âyet bulunmadığı tespitini yapıyor ve “Kur’ân-ı Kerim’i, Müslüman olmayan herkesi öldürün şeklinde bir anlayışa sahip olmakla suçlamak asla mümkün değildir.” diyor. İslam tarihi ile meşgul herkesin malumudur ki Sasanîlere karşı savaşta Arap müşriklerinden bir grup, Müslümanlarla beraber Perslere karşı savaşmıştır. Düşman olmak şöyle dursun, bu müşrikler, muâhid (anlaşmalı) koalisyon ortağı olarak kabul edilmişlerdir.

Fahreddin Râzî gibi meşhur bir Kur’ân tefsircisi, Fil sûresi hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Kureyş müşrikleri eski zamandan beri Kâbe’yi putlarla doldurmuş değil miydiler? Bu yaptıkları kötülük hiç şüphe yok ki Kâbe’nin duvarlarını yıkmaktan daha çirkin ve daha büyük bir suçtur. O hâlde Allah Teâlâ, o azabı niçin Kâbe’yi yıkma kastında bulunanlara musallat kıldı da Kâbe’yi putlarla dolduran müşriklere musallat etmedi?” Bu soruyu sorduktan sonra şu cevabı veriyor: “Çünkü Kâbe’ye putları koymak Allah’ın hakkına tecavüz etmektir. Kâbe’yi yıkmak ise, halkın hakkına tecavüz etmektir. Bunun benzeri, yol kesenler, kanuna karşı gelen katillerdir. Bu yol kesici katiller Müslüman olsalar bile şer’an öldürülürler. Hâlbuki kocamış ihtiyarlar, körler ve manastırda ibadete çekilenler, kadınlar (savaş halinde bile) gayr-i Müslim ve müşrik olsalar bir öldürülmezler. Çünkü halka zararları dokunmamış.” (Hak Dini Kur’ân Dili, Fil sûresi).

Siyak ve sibakından koparılmış, cımbızlanmış bir ifadeyi alıp bunu istenilen hükme kaynak kabul etmek büyük yanlışlara sebep olur. Bütüncül bakışla bir hüküm verirken bütün Kur’ân âyetleri nazara alınmalıdır. En başta “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) prensibi vardır. “Sulh elbette daha hayırlıdır.” (Nisa, 4/128) hükmü vardır. Durup dururken, “Siz Müslüman değilsiniz, siz müşriksiniz.” deyip insanlara nasıl saldırılabilir?

Eserde, Tevbe sûresinin savaşla ilgili âyetleri ele alınarak nüzul sebepleri, âyetlerin indiği dönemdeki sosyokültürel yapı, âdetlerden beslenen savaş hukuku, âyetlerin geldiği dönem ve psikolojik ortam tahlil edilerek müminleri savaşa teşvik etmediği, bilakis âyetin fiilî bir çatışma durumunda, İslam’ın savaşla ilgili birtakım ilkeler getirerek beşerî garîzaları dizginlemeyi talim ettiği ifade ediliyor.

Diğer bütün âyetlerle ilgili mânâ münasebetleri göz önünde bulundurularak fitne çıkaran, zulüm ve işkence yapan, anlaşmaları her zaman tek taraflı bozan, her an için elleri tetikte olan ihanet şebekeleri hakkında sınırlı savaş hükmünü, bütün müşriklere, hatta Ehl-i Kitap olan Hristiyan ve Yahudilere de teşmil etmenin asla doğru olmadığı gösterilmiş, bu çarpık ve yanlış anlayışlar karşısında en doğru mânâyı ortaya koyma gayreti sergilenmiştir.

Ahmet Kurucan, “medeniyet(ler)in kavramlar üzerine inşa edildiğini” belirterek kitabını şu paragrafla bitiriyor: “Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar, medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Bununla beraber kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir ve dönüşür. Bu gözle baktığımız zaman Kur’ân, kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir ve geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’ânî zemine yeniden taşımak, aslına ircâ etmektir.”

Özellikle savaş hükmü içeren âyetleri mahrutî bir bakışla, dönemin şartları ve sosyolojisi üzerinden tahlil ve tefsir eden Ahmet Kurucan Hoca’yı bu eserinde müdellel bir şekilde, İslam’da barışın esas olduğu gerçeğini ispat ettiğinden dolayı tebrik ediyor, asrın idrakine göre Kur’ân-ı Kerim’i yorumlama gayretlerini takdirle karşılıyor ve daha nice eserler kaleme almasını kendisinden bekliyoruz.