Şu fânî zindegâniyle hayât-ı câvidânînin,
Telâkî-gâhıdır makber denen son menzil-i ârâm.
Hayat ölmekle bitmiş olsa bir şey anlaşılmazdı,
Evet, bir ömr-i sânî var: Değil hilkat abes mâdâm.
Sen ey gâfil beşer, âlemde bir te’mîn-i istikbâl
Edeydim, der çekersin ihtiyârî bir yığın âlâm.
Eğer üç günlük istikbâl için ferdâyı anmazsan,
Hederdir, korkarım, dünyâda imrâr ettiğin eyyâm.
Hakîkî bahtiyâr ancak o âdemdir ki, dünyâdan
Giderken mâmelek nâmıyle terk eyler büyük bir nâm.
İlâhî! Doğru bir meslek nasıl bulsunlar insanlar,
Hakaik hep dururken perde-pûş-i zulmet-i evhâm?


zindegân: Canlılık.
câvidân: Ebedî.
telâkî-gâh: Buluşma yeri.
makber: Mezar.
menzil-i ârâm: Dinlenme yeri.
ömr-i sânî: İkinci ömür.
hilkat: Yaratılış.
mâdâm: Madem.
ihtiyârî: Tercihe bağlı.
âlâm: Elemler.
ferdâ: Yarın.
imrâr: Geçirme.
eyyâm: Günler.
mâmelek: Mal varlığı.
hakaik: Hakikatler.
-pûş: Örten.
evhâm: Kuruntular.

Safahat, İstanbul: Sütun Yayınları, 2007, s. 117.