Kökeninde siyasetin ve siyasî görüş ayrılıklarının rol oynadığı hadiselerde, âyet ve hadislerin, kendisinin veya taraftar olduğu grubun haklılığı, muhalifinin veya muhalif grubun haksızlığını delillendirme istikametinde kullanılmasının doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Kutsalın sû-i istimaline vesile olan veya olma ihtimali bulunan çok tehlikeli bir durum bu. Burada âyet ve hadis nedir bilen, usul bilgisine vâkıf, bunları yorumlamak için gerekli olan bilgi birikimi ve tecrübeye sahip kişiler istisna edilebilir, ama bu tip insanların sayısının da 80 milyonluk ülkemiz ya da iki milyara yaklaşan İslam dünyasında çok olmadığı muhakkak. Onun için son tahlilde, âyet ve hadisleri bir silah ya da slogan olarak kullanmayı netice veren yaklaşımların toptan karşısındayım.

Bu görüşte olmama rağmen yazıma bir âyet meali ile başlayacağım. Çünkü zikredeceğim âyetin ister lafzî isterse mefhumî mânâsı, arkasından hayırla yâd etmeye çalışacağım Nurhayat Sever örneğine bire bir uymakta. Şöyle ki: Firavun, Hazreti Musa’ya karşı apaçık iftiralarda bulunduktan sonra, onu öldürmeyi tasarlar ve bunu kavmine açıkça ifade eder. Hazreti Musa ise alabildiğine net bir tavırla Firavun’un yüzüne karşı, sahip olduğu imkânlardan dolayı böbürlenip kibirlenen, âhiret ve hesap gününe inanmayan insanlara “eyvallahı” olmadığını ilan eder. Sözlerini de “İstediğini yap!” dercesine meydan okuyarak şöyle tamamlar: “Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.” Firavun hanedanı içinde bulunan ve o güne kadar imanını gizleyen birisi, artık bu konuşmalara duyarsız kalamaz ve o da Firavun’a dönerek açıkça şunu söyler: “Ne o! Yoksa siz bir insanı sırf ‘Rabbim Allah’tır.’ dediği için öldürecek misiniz?” (Mü’min, 40/28).

Nurhayat Sever, 85 yıllık ömründe, elinde teshibi, dilinde zikri ile sadece “Rabbim Allah’tır.” diyen bir Allah dostu, kelimenin tam anlamıyla saf bir Anadolu kadını idi ve işte bu kadın, sırf “Rabbim Allah’tır.” dediği için öldürülmese de ölüme mahkûm edildi. Ne iktidar bilirdi ne de siyaset. Siyasetten nemalanma zannediyordum ki ömrü boyunca ne hayallerine ne de rüyalarına misafir olmuştu. Seccadesi, evi, eşi ve çocuklarından müteşekkil dar dünyasında hayatını yaşıyordu, ama büyük bir suçu vardı ve o suç onu ömrünün son yıllarında yalnızlığa ve çaresizliğe mahkûm etmişti. Şu an câri olan “majestelerinin hukukunda” ya da kendi nitelendirmeleri ile “siyasetin köpeği” olan hukukta bile suç adına gösterebilecekleri bir tek delil olmamasına rağmen hayatının son beş yılında, zalim ve ceberut devletin hışmından kaçmak zorunda kalmıştı. Bir oğlu yıllarca hapis yattı; bir diğeri ve damadı hâlâ hapiste, kızı ve torunları yurt dışında ve nihâyet kendisi gaybubette iken ruhunu Rahman’a teslim eyledi. Neydi biliyor musunuz o suç? 2013’ten beri Türkiye’de meydana gelen her türlü olumsuz hadisenin ana suçlusu ilan edilen Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ablası olmak…

Hazreti Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallâhu anh) Mekke’de bıraktıkları eşleri ve çocukları aklıma geldi şimdi. Bu iki dost, zalimin zulmü altında Mekke’de yaşamaktansa en temel hak ve özgürlüklerine, din ve vicdan hürriyetine sahip olarak yaşayabilecekleri Medine’ye hicret etmişlerdi. Hicretten tam yedi ay sonra, eş ve çocuklarını Medine’ye alabildiler. Hazreti Peygamber, eşi ve çocuklarını yanına almak için Mekke’ye Hazreti Zeyd’i gönderdi. Hazreti Ebu Bekir de Ümmü Ruman, Esma ve Aişe’yi Medine’ye getirmesi için Mekke’de bulunan oğlu Abdurrahman’a haber saldı. Bu yedi aylık sürede, Mekke’nin kâfir ve müşrikleri, azılı düşmanları olarak belledikleri Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Ebu Bekir’in geride bıraktığı kadın ve çocuklarına dokunmadılar, Mekke’den ayrılmak istediklerinde de engel olmadılar. İşin bir başka yani, demek ki hem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hem de Hazreti Ebu Bekir bu müşriklerin geride bırakacakları eş ve çocuklarına bir şey yapmayacaklarından emin idiler ki onları bıraktılar. Emin olmasalardı, bırakırlar mıydı? “Peki ya şimdi bizim ülkemizde neler yaşanıyor?” dediğinizi duyar gibiyim. Tasvire, mesela “Mekke’nin azılı kâfirleri kadar vicdana sahip olamadılar.” demeye gerek var mı?

Nurhayat Seven, “Hoca Abla” lakabıyla maruf birisiydi. Hiç terk etmediği Erzurum şivesi, yüzünden hiç eksik olmayan tebessümü, elinden ve dilinden düşürmediği tesbihi ve zikri, başta Hocaefendi olmak üzere bütün aile fertlerine aşırı düşkünlüğü, bütün insanlara ve özellikle Hizmet deyip ömrünü hak ve hakikatin neşrine adayanlara beslediği candan muhabbeti, canlı ve cansız mahlûkata karşı şefkat, hürmet ve duası ile tam bir gönül insanıydı.

Hoca Abla, Hocaefendi’nin kendisinden üç yaş büyük ablasıydı. Sekiz çocuklu evde çocukların en büyüğüydü. Devrin örf ve âdeti gereği, eve ait işlerin büyük kısmı kadınların ve kız çocuklarının üzerinde olduğu için, kardeşinin ifadesi ile “evin ikinci annesi” idi aynı zamanda. Çocuk denecek yaşta, Alvar ve Korucuk köyünün çocuklarına, üstelik Kur’ân okumanın yasak olduğu yıllarda, meccanen Kur’ân okumasını öğretmiş bir muallimeydi. Hafızlık yapan kardeşinin Kur’ân ezberine teşvik olsun diye anne, baba ve diğer kardeşlerine fark ettirmeden ekmek üzerine bal sürüp yediren bir mürşideydi. 85 yıllık ömründe, muhtemelen kazaya kalmış namazı olmayan, mazbut bir âbideydi.

Vefatını müteakip internet üzerinden yapılan ve dünyanın değişik ülkelerinden binlerce insanın katıldığı taziye programında, yakınlarının anlattığı hatıralar ve o hatıraların satır aralarında gizli olan karakterini görmenizi isterim. Onlar benim yukarıda saydığım özelliklerinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bununla beraber bu yazı vesilesiyle tarihe mal olması, kayıtlara girmesi amacıyla vefatı sonrası kaleme aldığım “Nurhayat Teyze” başlıklı yazıda anlattığım şu gözlemi tekrar etmenin gerekliliğine inanıyorum:

En son 2009 yılında gelmiş, Hocaefendi’yi ziyaret etmek için Amerika’ya. Sayılı gün çabuk geçer. Günler günleri takip etmiş ve veda vakti gelmiş. Abla kardeş yolculuk öncesi son kez oturup uzunca bir süre konuşup vedalaşmışlar. Ablasını uğurlarken Hocaefendi merdiven başına kadar yürümüş. Geriye dönüp odasına gitmemiş; aksine gözden kayboluncaya kadar beklemiş merdivenin başında. Bu manzaraya şahit olan birisinin şahitliği ile Hoca Abla, merdivenin basamaklarından inerken her iki üç basamakta bir geriye dönüp merdivenin başında kendisine bakan ve biraz önce vedalaştığı kardeşine bakmış. İki üç basamak inmiş, başını yukarı kaldırıp bir daha bakmış. Tâ ki merdivenin basamakları zeminle buluşuncaya kadar. Belki de Hoca Abla, Hocaefendi’yi dünya gözüyle son defa gördüğünün idraki içindeydi. Belki Hocaefendi de aynı hissiyat ve düşüncelere sahipti.

Evet, “Rabbim Allah” diye diye Rabbine kavuşan Hoca Abla’ya Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Kardeşiyle vedalaşırken indiği o merdivenler, şimdi gittiği âhiret yurdunda, Firdevs cennetinde, Peygamber Efendimiz’le (aleyhissalâtü vesselâm) buluşmak için çıktığı merdivenler olsun.

Yokluk ve darlıkla başlayan, çile, ızdırap ve üzüntü ile devam eden dünya hayatından sonra, âhiretteki hayatın nur gibi olsun. Kabrin nurlarla dolsun.