Kapının şiddetle vurulmasıyla uyandım. Sabahın erken saatleri, güneş doğmaya durmuş… Ama çıkmadım yataktan. Son yarım saattir apartmandan gelen zil seslerini, kapı yumruklama gürültülerini ve konuşma uğultularını işitiyordum. En sonunda bizim kapı dövüldüğünde emin oldum münasebetsiz ziyaretin gerçekliğinden. Misafir olmanın çekingenliği ve gerçeği kabullenememe düşüncesiyle kapıyı açmayı düşünmedim. Sonra ayak seslerinden yan daireye geçildiğini anladım. Her bir daire rahatsız edilip sorgulandıktan sonra diğerine geçiliyordu. Bir arayış! Yorganı başıma çektim. Tehlike anında gözünü kapama refleksinin bir yansıması olmalıydı bu anlamsız hareketim. Küçükken kötü bir rüya gördüğümde, rüyada olduğumu fark ederdim ve sımsıkı yumardım gözlerimi. Açtığımda uyanmış olurdum. Öyle olurdu belki yine. Çocukluğun kötü rüyaları bile, yetişkinliğin gerçeklerinden iyiydi. Ne kadar çok düşünce sığdırdım, bir ömürden uzun o ana.

Sesler kesilmişti. Bir süre sonra, “En son burası kaldı.” sözüyle kapının tekrar ve daha şiddetle vurulması üzerine, yan odada kalan ev sahibi M’nin kapıya bakmasını ummayı bıraktım ve kapı deliğinden bakmayı düşündüm. Ne kadar da zordu kapı deliğinden bakmak! Kaç kişinin yapılacaklar listesinde kapı deliğinden bakmak vardır acaba? Neydi bu adi fiili zorlaştıran? Zaman mı, mekân mı, hisler mi, insanlar mı?

Kapı deliğinin gözümün önünde olduğunu, ancak düşünceleri kafamdan biraz uzaklaştırınca fark ettim. Ne kadar bir süredir burada dikildiğimi bilmiyorum. Masa başında suçlu ilan edilen yüzbinlerce insanı, her sabah arayıp bulmakla yetkilendirilmiş bir grup “emir kulu”. Verdiği büyük rahatsızlık ve hatta zararın mazur görülmesi ve bundan duyulan mahcubiyeti ifade etmek için sarf edilen iki sihirli kelime. İnsanın Yaradan karşısındaki konumunu anlatan “kul” kelimesini, bir fâni karşısındaki acizliğine yakıştıranların mahcubiyeti nedendi acaba? Aldığı emrin icrasından mahcup olduğu hâlde yapmaktan geri durmayıp üstüne üstlük mazur görülmeyi ummak nasıl bir iştir? “Mağdur etmeyi” izale eder mi “mahcup olmak”?

Kapı zili çaldı bu sefer uzunca. Hâlâ kapı deliğinden bakıyorum. İnsanın sureti mesleğine göre mi şekillenir zamanla ya da insan mesleğini gelecekteki şemailine göre mi seçer gibi soruları bu sefer fark ettim ve mâni oldum zihnimde büyümelerine.

M’nin odasına yöneldim. Çalmadan girdim kapıyı. Yatağı başında dikiliyordu. Uykusundan ve hatta yatağından kaldıran hissiyat, yüzünden açıkça okunuyordu.

“Ne yapacağız?”

“Bilmiyorum.”

İki odalı evde dolaşmaya başladım. Ne yapacağımı bilmemeyi hiç bu kadar tecrübe etmemiştim. Bir ara balkondan aşağı baktım. Medyada dolaşan bir sürü haber geçti aklımdan. Sabahın erken saatlerinde bir takım yetkilendirilmiş kimselerce evlerinde kıskıvrak ele geçirilen ve bazısı evinin balkonundan atılan, düşen, atlamalarına sebep olunan bazı insanların acı haberleri. Öğretmen, vali, komiser, asker, savcı, esnaf, ev hanımı, üniversite öğrencisi, nine, dede!

Akşamları TV korosu bir ağızdan, bu insanların vazifelerindeki başarılarıyla kendilerini belli ettiğini aktardıktan sonra, türlü türlü şenaatler yakıştırıyordu onlara. Sabahları görevi devralan gazete korosu ortak bir manşetle çıkıyordu okur karşısına. Sonra sosyal medya, sonra arşa uzanan dedikodular…

Ülkesi için yurdun dört bir yanına dağılmış, hayatını insanına hizmete adamış, birbirini tanımayan binlerce seçkin insan, bir şekilde koordine olup ülkelerine kötülük yapmak istemiş! Makul şüpheli olmak, vazifesini yapmak, muhtaç öğrenciler için burs vermek veya toplamak, ders anlatmak, bazı sivil toplum örgütlerine üye olmak, bankaya para yatırmak, dünyanın çeşitli ülkelerinde ülkesinin bayrağını dalgalandırmak…

Ben Milli Eğitim Müdürlüğünde memur idim, M ise hayatını öğrencilere rehberlik etmeye adamış bir eğitim gönüllüsü.

Dairede beraber bekliyorduk. Son defa sessizce birbirimize baktık. M kapıyı açtı.

“M sen misin?”

“Evet.”

İsim isim sorarak apartmanda şaki arıyorlarmış! Yetki aldıkları kişi, ellerindeki kâğıda apartman numarasını yazabilmiş sadece!

Hızla içeri girerek girme yetkilerinin olduğunu gösterdiler. Rahatsızlık vermekten rahatsızlık duymuyorlardı. Yatak odasına girdiler M’nin. Eşyalarını karıştırmaya başladılar. Bir tomar renkli zarf buldu en yetkili olan:

“Nedir bunlar?”

“Mektup.”

“Ne mektubu?”

“Nişanlımdan. İki yıldır tutsaktı.”

Tutsak… Hem de iki yıl. Doğru iz üzerinde olduğundan biraz daha emin oldu yetkili ve suç delili olma ihtimali bir hayli yüksek olan mektup destesini daha bir sıkı tuttu elinde.

M’nin nişanlısı Ş. Hanım, üniversiteyi bitireli çok olmamıştı. Mezuniyetinden sonra baba ocağına dönmeyip öğrenciliğinde kendine emanet edilen talebelerine ve onların ailelerine eğitim konusunda yardımcı olmayı seçmişti. “Binlerce göz…” demişti o da binlercesi gibi kendi ailesine. Bir burs tutarındaki maaşına aldırmadan burs topladı o da utana sıkıla, infak etmeyi fıtrat edinmiş Hazreti Ebu Bekir (radıyallâhu anh) ruhlu güzel insanlardan. Okumayı aşılamak için programlar düzenledi, kermeslerde görev aldı, hizmet düşündü, fedakârlık ve vefa solukladı.

Nişanlısı Ş’yi tutsaklıktan kurtarmak için M. çok çabaladı. Ş’nin ailesi uzak bir şehirde yaşadığı için, M. onun ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha çok koşturdu.

Bir tutsak neye ihtiyaç duyar?

Masumiyeti ispatlamak, bir suçu ispatlamaktan zordu. Böyle bir işe girişecek bir vekil bulmak daha zor. En sonunda para karşılığında salıverilebileceği kararı çıkmıştı. Bir yıllık kazancı (son olarak bir kargo firmasında kurye idi) tutarındaki parayı ödeyerek satın aldı özgürlüğünü. Faturaya ne yazmıştı acaba özgürlük tacirleri?

Tanıştıklarından nişanlanmalarına kadar ailevî sebeplerle zaten uzunca bir süre beklemesi gerekmişti M’nin. Nihayet her şey yoluna girmişken bir zulüm engel olmuştu bu sefer mutluluklarına. Yılmadı, didindi M. İki yıl hakkını aradı nişanlısının ve sonunda özgürlüğüne kavuşmasına vesile oldu. Birkaç ay kalmıştı evlenmelerine ki şimdi de bir başka karabasan çökmek üzereydi hayallerine.

Mektupları tutan:

“Neden tutsaktı?”

“Falanca yurtta müdürdü.”

“Hım!”

Üç kelimeden oluşan büyük cürüm!

“Falanca…”

Bu kelime, suçlu ilan edilen “falancalara” ait bir yurt idi. Orada çalışıyorsa o da suçlu olmalıydı. Sivil toplum örgütü de olsa bir örgüt sonuçta!

“…yurtta”

Yurt, okul, öğrenci evi, banka, burs, kitap okumak gibi kavramların varlığının suç addedildiği bir düzende, yurtta çalışmak…

“…müdürdü.”

Hem de yönetici kadrosunda. Az bile çekmiş.

İlahiyat fakültesini yeni bitirmiş, eğitimci genç bir idareci hanımefendiden daha mücrim kim olabilirdi?

M. de fakülteyi başarı ile tamamlamasının ardından dönmedi memleketine. O da kendi öğrenciliğinde tanıştığı, eğitim ve öğretime aç öğrencilere vakfetti ömrünün en güzel zamanlarını. Ders anlattı, bilemediği dersler için arkadaşlarından ricacı oldu, maddî imkânı olmayan öğrencileri için burs bulmaya çalıştı o da. Asrın dertlisinden aldığı ilhamla “insana ve insanlığa nasıl faydalı olunur?” hususunu bir nebze anlatabilmek, gösterebilmekti gayesi. Aslında kendisi de az bir bursla idame ettiriyordu hayatını, bu güzel faaliyetleri suç olarak görülünceye kadar.

Nişanlısı Ş’nin hayatına çok benziyordu hayatı. Yetiştikleri coğrafyalar ve kültürler bambaşka olmasına rağmen… Aynı pınardan su içmişlerdi. M’nin tabiri ile aynı kaynaktan beslenmişlerdi, ruhunun ilhamları ile kendisi bir kaynağa dönüşmüş binlerce kutsî gibi. Beslenmek; okumak, idrak etmek ve hayatına tatbik etmekti ona göre.

M’nin hakikate uyanması için elinden tutan kişi tanıştırmıştı ikisini. Veliliğe namzet bir deli hayatı yaşayan bu iki güzel insanın evlenmeyi düşünüp birbiriyle tanışmaya ne hayatları ne de hayâları müsaade etmezdi. Hem böylesi bir hayata katlanabilecek kaç kişi vardı çevrelerinde? Nasıl bulurdu birbirini böyle insanlar?

Hayatları gibi evlenmeleri de garip olan bu ahirzaman gariplerini anlamayan, hor gören, kınayan pek çok nadan da oldu ister istemez, ama onlar, “Cahiller kendilerine laf atarsa ‘Selametle!’ derler.” (Furkân, 25/63) âyetine kulak verdiler, “Kınayacaklarmış, alaya alacaklarmış, istihza edeceklermiş; kale bile almazlar.” sözünü dinlediler ve devam ettiler yollarına. Hazreti Abbas’ın (radıyallâhu anh) Efendimiz’e biat eden Sahabeye “Neye evet dediğinizin farkında mısınız?” derken kastettiğine “Evet!” demişti onlar da.

Kırılmak yoktu lügatlarında. Çünkü gönüllüler kervanında yolcu olanın tek sermayesi gönülleridir. Gönlü kırılanın sermayesi berhava olur.

Çekmecedeki bir miktar parayı aldı eline bu sefer yetkili:

“Bunlar ne için?”

“Evlenmek için biriktirdim.”

Yere bakıyordu M. bunu söylerken. Bütün parasını nişanlısının özgürlüğü için harcamıştı hâlbuki. Bu para, fedakâr esnaf ağabeylerinden öğrencileri için topladığı burslar olmalıydı. Yere bakması bundandı. Hem bursu verenlerin hem de öğrencilerinin ne denli suçlu olduklarını (!) ifşa etmemek için yutkundu, gözlerini kaçırdı ve böyle söyledi.

Yetkili zat, lakayt bir şekilde şöyle dedi:

“Sen de şimdilik temiz görünüyorsun, ama belli olmaz. Sen de sonradan suçlu çıkabilirsin!”

Hakkımda M. ile yaşadığım bilgisinden başka hiçbir fikri olmayan biri, nasıl oluyordu da benim sonradan suçlu olabileceğimi bu kadar pervasızca söyleyebiliyordu? Canının istediğini şüpheli ilan etmek, bu kadar mı makuldü?

Suçluluk karinesine göre işleyen bir düzen!

Sonra tekrar M’ye dönerek, “Bizimle geleceksin.” dedi.

M’yi götürürlerken göz göze geldik. Kavuşmanın başka bir bahara kaldığını anlatan birkaç silik kelime döküldü ağzından kısık bir sesle. O sabah birbirimize söyleyebildiğimiz birkaç cümleden sonuncusuydu bu.

(Bu hikâye, binlerce emsali gibi maalesef gerçektir. M, o tarihten beri tutsak olduğundan kendisine ve nişanlısına bir kötülük yapılmaması için bazı bilgiler gizli tutulmuştur).

 

Paylaş
Önceki İçerikİltica
Sonraki İçerikDilin Gücü