Hakiki ilme sahip olma, insanı ifrat ve tefritlerden uzaklaştırıp sırat-ı müstakime sevk eder. Şeytan ise tahtını ifrat ve tefritlerin üzerinde kurmuştur.

 

Hakiki ilim, insanı aydınlığa kavuşturur, hakikat solutur ve sırat-ı müstakime sevk eder. İlimler, dünya ve ahiret saadetimize vesile oldukları ölçüde insanlık için faydalıdır, aksine insanoğluna fayda vermeyen ilim ve teknoloji, yolumuzu kesmiş bir canavar gibidir ki tarih bunların örnekleriyle doludur. Hitler’in öyle bilim adamları vardı ki insanları nasıl kolay öldürebiliriz diye çalışıyor ve fikir alışverişinde bulunuyorlardı.

İlimler aklî ve naklî ilimler olarak ikiye ayrılır. Aklî ilimler, sebep sonuç ilişkileri ile edindiğimiz bilgiler, naklî ilimler ise Kur’ân ve Sünnet kaynaklı olup ön kabullerle edindiğimiz, aklen ve vicdanen tasdik ettiğimiz, daha ziyade taabbudî olan mefhumlarla alakalıdır. İlimlerin elde edilmesinde akıl ve naklin kullanımındaki denge, hikmet noktasıdır. Aklın ifratı, her şeyi akıl ile halletmeye çalışma hastalığı, naklin ifratı ise İsrailiyat’ın dinin aslı zannedilmesidir.

Üstad Hazretleri eserlerinde akıl ile vahyin mukayesesini yapar. Aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını anlatır. Aklı yıldız böceğine, vahyi ise güneşe benzetir.[i] Akıl her şeyiyle kendine güvenip vahiyden uzaklaştığında, yıldız böceği gibi karanlıklar içinde kalıp kendi azalarını bile göremez hâle gelir.

Afakî ilimler edinilirken kâinata bakış açımız çok önemlidir. Beyan-ı Kur’ân bir göz, kâinattaki âyât-ı tekviniyye de bir gözdür. Bu iki gözle bakabilirsek eşyanın ve ilimlerin hakikatlerine vâkıf olabiliriz.

Tek göz ancak iki boyutlu görür, üçüncü boyutu, yani derinliği göremez. İşte bu çift gözün birisi Kur’ân gözü iken diğeri âdetullahtan sudur eden ilimlerdir. Kur’ân gözü ile bakılmazsa ilimlerin derinliklerine nüfuz edilemeyecek ve sathî anlamalar olacaktır. Kur’ân gözü ile bakıldığında bütün ilimler aydınlanacak ve çok boyutlu görülebilir hâle gelecektir.

Sırat-ı müstakimde kalmanın en önemli âmili, hakiki ilimleri elde etmektir. Hakiki ilme sahip olma, insanı ifrat ve tefritlerden uzaklaştırıp sırat-ı müstakime sevk eder. Ötelerde de sıratı kolay geçecek olanlar, burada sırat-ı müstakim üzere olanlardır.

[i] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 692.