Yapayalnız adamıydı,
bir ömürlük şehrinin.
Tek yoldaşı, büyüttüğü gamıydı;
yorgun günlerinin…
Bütün halkın içinde,
hasret idi bir dosta;
“İğne atsan yere düşmez”
dedikleri hengâmda.
Zira bir el bekliyordu;
çehresini güldürecek dehrinin,
akışına yön verecek hayat nehrinin…

Mahzun yolcusuydu;
gün ayılmadan geçtiği,
yılmadan aştığı yollarının…
Alnında izi, yürek dolusu kederlerin;
kahrını çekerken uzun seferlerin.
Kimi zaman konuğuydu sofrasında,
er oğlu erlerin;
kimi zaman kilidi pas tutmuş
en ücra yerlerin…

Garip sakiniydi,
kurduğu tenha otağının.
Kulağı bozuk ritmindeydi,
ahaliden çektiği yaralı yüreğinin.
Bakışları el değmemiş hayallerindeydi,
kıyısında dalarken suskun denizlerin.
Dilinde uzun hava türküler;
kara kalem resimler sohbetinde,
feryadını dinlediği kimselerin…

Yapayalnız adamıydı;
nice sırlarını alıp gittiği,
yetmiş yıllık ömrünün…
Okumak artık ne mümkün,
mermerden mezar taşında!
Şimdi kocaman bir hasret,
ağırbaşlı servisinin başında.
Karıştı gitti kadri bilinmezlere,
Layık iken tarihten silinmezlere…