Kâinat ve hayat, insanla kemale ulaşıyor. İnsan, hayat sayesinde maddî ve manevî nimetlerden istifade ediyor. Nimetler şükürle devam etmekte, nankörlük ise şiddetli azabı netice vermektedir. (İbrahim,14/7). Onun için, “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhâfaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyâde sevinir, memnun olurlar.”[1] Allah ve Resûlüne ait hazineyi taşımakta olan mü’minler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemeli, kullukta Hak rızası için yarışmayı seçmelidirler.

Bu yolun yanılmaz ve yanıltmaz rehberleri Enbiya-yı izamdır (aleyhimüsselâm). Peygamberlere devrin şartlarına göre, meşru dairede nasıl hareket edecekleri, Allah tarafından talim edilmiş, onlar da emr-i ilahiyi yerine getirebilme adına, Hak yolunda her şeye katlanmışlardır.

En son Nebî olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehberliği, kıyamete kadar devam edecektir. Bizler de irademizle Efendimiz’in rehberliğini kabul etmişiz. Bugün zihin aydınlığı, gönül huzur ve itminanına sahipsek, merhum Âkif’in “Bir Gece” şiirinde, “Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi; Medyundur o masuma bütün beşeriyet. Ya Rab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!” dediği gibi, bu mevzuda her şeyimizi Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) borçluyuz.

Bizler, Allah’ın ve Resûlünün emaneti olan İslâm davasına, ihlas ve samimiyetle sahip çıkmazsak, İmam Şafiî Hazretlerinin dediği gibi, “Yüce ve kutsî davanın ulvî dertleriyle meşgul olmaz isek, süflî arzular yakamızı bırakmaz.” O zaman zillet ve sefalete mahkûm hâle geliriz. Maddî, manevî, fikrî, kalbî ve ruhî çok şeyi kaybederiz. Bundan dolayı mü’minler ihlas ve samimiyetle Allah’a yönelmelidirler. Çünkü bazen fırtınalar sert esiyor, tsunamiler güçlü geliyor. Böyle hâdiselerin ağır bastığı dönemlerde, istikametten ayrılmama mevzuunda, acz ve zaafımızı itiraf edip tevekkül ve teslimiyet içinde, Allah’ın inayetine sığınmalıyız.

Hazreti Âdem (aleyhisselâm), cennette irtikâp ettiği zelleden (Tâ Hâ, 20/121) dolayı, mahcubiyetinden hâlini arz edip özür dilemek için 40 sene başını kaldıramamış,[2] Hazreti Nuh (aleyhisselâm) kavminden çektiği gibi, hanımından ve oğlundan da (Tahrim, 66/10) çekmiştir. Peygamber hanesinde bulunmasına rağmen, şeytanla beraber olma ne büyük talihsizliktir! Buna “kazanma kuşağında kaybetme” denir.

Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) ateşlere atılıyor. (Enbiya, 21/68–71). Firavunun sarayında Âsiye Validemiz üzerine düşeni yapıyor, Hazreti Musa’ya (aleyhisselâm) sahip çıkıp (Kasas, 28/9) sarayda büyütüyor.

Görüldüğü gibi, “İman bir mânevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor.”[3] O zaman Cenab-ı Hakk’ın Firdevs cennetine mirasçı olabilmek için, “Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.” (Mâide, 5/48) fehvasınca doludizgin koşmalıyız.

Öncelikle rıza-yı ilahiyi elde etmede, ihlas ve samimiyet çok önemlidir.[4] Cenab-ı Hak, “Biz sana kitabı gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde sen de yalnız Allah’a ibadet et! İyi bilin ki halis din, yani bütün gönlüyle candan itaat, yalnız Allah’a yapılır.” (Zümer, 39/2–3) buyurmuştur.

İhlâs, Cenab-ı Hakk’a karşı vazife ve sorumlulukları, sırf Allah emrettiği için yapmanın, rızasını hedefleyerek yerine getirmenin adıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İnsanlar helak oldu, âlimler müstesna. Âlimler de helak oldu, ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helak oldu, ihlas sâhipleri müstesna. İhlas sâhiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”[5] buyurmuşlardır.

Hazreti Üstad, ihlasla ilgili olarak îsâr hasletini nazara verir.[6] Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede: “Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler.” (Haşir, 59/9) buyurur.

“Cenab-ı Hakk’ın rızâsı ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir.”[7] Vazifemiz, ihlas ve samimiyetle temsilde bulunmaktır. Kalplerde tesiri yaratacak ancak Allah’tır. Cenab-ı Hak, “Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkıp huşu ile Allah’ın divanında durun.” (Bakara, 2/238) buyururken, diğer bir ayeti kerimede ise, “Allah’a ve Resulüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam manasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46) buyurmaktadır.

Cenab-ı Hakk’ın çok ciddi ikazlarından biri de şudur: “Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Maide, 5/2). Bu emr-i ilahiye ters hareket eden mü’minler, ihtilâfın İslâmiyet’e ne kadar zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshil ettiğini düşünmek durumundadırlar.

Hazreti Üstad, “… bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukâbilinde ve şiddetli tazyîkat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gayet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazife-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsân-ı ilâhî tarafından konulmuş.”[8] buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Yine Hazreti Üstad, “Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.”[9] demiş ve bu mânilere ancak ihlas kuvvetiyle karşı konulabileceğine dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla insanın en büyük ve zararlı düşmanı, şeytandan sürekli sinyal alıp kötülük telkin eden nefsidir. Onun için nefs-i emmâreye itimat edilmemelidir, yoksa aldatır (Yusuf, 12/53).

Hazreti Üstad, ihlası kazanmak, muhafaza etmek ve mânileri defetmek için, şu düsturları tavsiye etmiştir: “Amelinizde rızâ-yı ilâhî olmalı… Bu hizmet-i Kur’âniye ’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde fazilet-füruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir… Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.… Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.”[10]

Hazreti Üstad, yol güzergâhı adına da bazı prensipler sunar: “Medar-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.”[11]

Mü’minler, ağızlarını kirletmemelidirler. Dilin kirli olması, kalbin kirli olmasındandır. Temiz kalb, temiz kelime ve temiz düşünce üretir. Milyonların hakkı olan Hizmet’in bereketine zarar vermeme ve hakka girmeme esas olmalıdır.

“İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir bir sebebi, râbıta-yı mevttir.”[12] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz.”[13] buyurmuşlardır.

Yine Hazreti Üstad; “İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor; sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!”[14] buyurmuştur.

Hazreti Üstad, “Eyvah aldandık!.. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün zâyi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider… Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevâle mahkûmdur. Süratle gidiyor. Hâne-i insan olan dünya ise, zulümât-ı ademe sukut eder. Emeller bekâsız, elemler ruhda bâkî kalır.”[15] ifadeleriyle de insanın hâlet-i ruhiyesini ne güzel anlatır.

Muhterem Hocaefendi’nin rehberliğinde, evrensel insanî değerleri temsil eden muhlis mü’minlerin, gönül erlerinin; dünya barışını, huzur ve güven ortamını gerçekleştirme adına, eksikleriyle beraber büyük fedakârlık göstermeleri neticesinde bu günlere gelinmiştir.

Mü’minler, Allah ve Resûlullah’la (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerini sıkı ve sıcak tutmalıdırlar. Zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı (Zilzal, 99/7–8), hâkimler Hâkimi Allah’ın huzurundaki Mahkeme-yi Kübra unutmamalıdır. Zira âhiret iştiyakı ve hesap verme endişesi yoksa istikâmet korunamaz.

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 197.

[2] Bkz. Es-Suyûtî, Ed-Dürrü’l-Mensur, 1/141–142.

[3] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 16.

[4] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 190.

[5] El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, 2/416.

[6] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 188.

[7] A.g.e. s. 190.

[8] A.g.e. s. 199–200.

[9] A.g.e. s. 200.

[10] A.g.e. s. 200–203.

[11] Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 201.

[12] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 204.

[13] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyamet, 26, Zühd, 4; İbn-i Mâce, Zühd, 31; Müsned, 2/292.

[14] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 119.

[15] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 227.