İnsanoğlu dünya hayatına bir bedenle gelir, fani dünyada bu bedenle yaşar, tecrübelerini biriktirir, kısa veya uzun bir ömür sonunda da bu bedeni arkada bırakarak dünyaya veda eder. Bedenimiz bize emanettir; emanete nasıl bakmamız gerektiğini, emanete ihanetin hem bu dünyada hem de ahirette karşımıza ne tür sonuçlar çıkaracağını bilmemiz gerekir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği fıtrat-ı asliyeyi dünyadaki imtihanlar boyunca, vefatına kadar korumakla mükelleftir.

İnsanın maddî ve manevî anatomisi birbiriyle etkileşim hâlindedir. Birindeki bir kusur, hastalık veya sıkıntı diğerine yansır. Kâinatın İftihar Tablosu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şunu iyi biliniz ki bedende bir et parçası vardır ki o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalbdir![i]buyurmaktadır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalb” başlıklı yazısında, gönül ve yürek olarak da tanıdığımız kalbin başlıca iki mânâda kullanıldığını belirtir. Birinci mânâ olarak kalbin, göğsün sol tarafında, çam kozalağına benzeyen, ihtiva ettiği harika karıncık ve kulakçıkları, bütün his ve duygulara merkeziyeti, bütün damarlara ve damarcıklara merciiyeti ve insan uzuvları arasında bizatihî müteharrik olma gibi imtiyazı, bir motor gibi çalışması ile hayatî bir organ olduğunu ifade eder. İkinci mânâ olarak kalbin, maddî kalbin melekûtî buudu ve aynı zamanda, şuur, idrâk, ihtisas, akıl ve irade gücünün de merkezi bir latife olduğunu, tasavvufçuların ona “hakikat-i insaniye” filozofların da “nefs-i nâtıka” dediğini dile getirir.[ii]

[i] Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.

[ii] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, İstanbul: Nil Yayınları, 2005, s. 83.