Yargının siyasileşmesi adaletin giyotini gibidir. Mer’i kanunlara göre değil de iktidardaki siyasî kliğin istekleri doğrultusunda karar veren mahkemeler, verdikleri her kararla ülkenin kefenine bir ilmek atıp tabutuna bir çivi daha çakarlar. Bu şekilde bağımsızlığını yitirmiş mahkemeler, mülkün temeli olan adalet mekanizmasını harap eder ve oluşan enkaz altında bütün ülke kalır. Mazi dereleri, bu şekilde yok olan ülkelerin misalleriyle doludur. Yargı bağımsızlığı âdeta adaletin kalbi gibidir. Bu kalb durduğunda ülkedeki kurumlar kangren olur ve birer çeteye dönüşür. Zira çete ile devlet arasındaki fark, hukukla yönetiliyor olup olmama gerçeğidir.

Ülkeler adaletle mamur hâle gelir. Siyaset prangasından kurtulmuş bağımsız bir yargı adalet dağıtır ve gerçek adaletin olduğu yerde insanlar kendilerini güvende hissederler. Güvenin olduğu yere ise huzur meskûn olur. Bu hakikate dair tarihten bazı misaller verelim:

Mekke’nin 12 büyük sülalesinden biri olan ve bir dönem şehri idare etmiş olan Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın hırsızlık yapar.[1] Yapılan tahkikat ve yargılamadan sonra suç sabit hâle gelir. Aile büyük ve seçkin bir ailedir ve İslam öncesi asabiyet alışkanlığından dolayı bu cezanın tatbik edilmemesini düşünürler, ama bunu Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri talep edemezler ve Hazreti Üsame ibn Zeyd’i (radıyallâhu anh) gönderirler. Hazreti Üsame (radıyallâhu anh) Allah Resûlü’nün hürriyetine kavuşturduğu Hazreti Zeyd ibn Harise’nin (radıyallâhu anh) oğludur. Hazreti Üsame (radıyallâhu anh) mevzuyu açınca Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hukukun üstünlüğü ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğunun altını çizerek şunları beyan buyurur:

Sen Allah’ın koyduğu had cezalarından birisinin uygulanmaması için vesile mi oluyorsun?” Derhal minbere çıkar ve cemaate bir hutbe irat eder: “Sizden evvelkiler soylu, itibarlı bir kimse hırsızlık yaptığında suçluyu bırakırlar, soy itibariyle daha zayıf bir kavme mensup insan çaldığında ise haddi tatbik ederlerdi ve onlar bu yüzden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı, elbette onun da elini keserdim.[2] Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada hukukun üstünlüğü demiş ve bir peygamber kızı da olsa hukuk ne diyorsa gereğinin yerine getirileceğini ifade buyurmuştur.

Diğer misaller Hazreti Ömer ve Hazreti Ali döneminden: Kadı Şüreyh iki halife döneminde kadılık yapmış ve İslam Yargılama Usul Hukukunda çığır açıp içtihatlar oluşturmuş ve kendisinden sonraki hukukçulara muazzam bir miras bırakmıştır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Ebubekir (radıyallâhu anh) döneminde beldelere tayin edilen vali ya da yöneticiler, idarî vazifeleri yanında uyuşmazlıklara da bakıyorlardı. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği muvazenenin âdeta terazisi olan Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) dönemi, yargı sisteminin oluştuğu ve kadılara maaş takdir edildiği bir dönemdir. O dönemde İslam coğrafyası genişlemiş, Müslümanların sayıları artmış, uyuşmazlıklar çeşitlenmiştir.

Kadı Şüreyh 600 yılında Yemen’de doğmuş ve Hazreti Muaz ibn Cebel vasıtasıyla Müslüman olmuş ancak Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) göremediği için muhadramûndan sayılmıştır. Büyük bir kısmı Kûfe’de olmak üzere 60 yıla yakın kadılık yapmıştır. Medine’de Hazreti Ömer’in de taraf olduğu bir uyuşmazlıkta Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) aleyhine karar vermekten çekinmemiş ve bu hâdiseden sonra Hazreti Ömer (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu Kûfe’ye kadı olarak tayin etmiştir.

Şüreyh’i kadılığa götüren kararın hikâyesi şöyledir: Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), Medine’de pazarlık yaparak bir at satın alır ve atın sırtına kendisinden başka bir kişiyi daha bindirerek yola çıkar. Bir müddet sonra at aksamaya başlar. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), atın kusurunun gizlenerek kendisine satıldığını düşünerek atı iade etmek ister. Fakat satıcı almak istemez. Bunun üzerine Hazreti Ömer, satıcıya “Aramızda hükmedecek bir kişiyi belirle.” der ve satıcı da Şüreyh’in aralarında hükmetmesini ister. Şüreyh olayı dinledikten sonra Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh): “Ey müminlerin emiri, atı sağlam hâlde aldın. Eğer iade etmek istiyorsan sağlam şekilde iade etmen gerekir.” diyerek Hazreti Ömer aleyhinde hüküm verir.[3]

Bir tarafta bir at taciri ile muhakeme olmaktan çekinmeyen bir halife, diğer tarafta bir halife ile yargılanmaktan korkmayan bir fert ve aralarında bir devlet başkanının aleyhinde hüküm vererek hakkı haklı olana teslim eden, yargı bağımsızlığının en güzel örneklerinden birini sergileyen bir hâkim… İşte bu şekilde yöneten, yönetilen ve hukukun üstünlüğüne göre yaşayan toplumlar medeniyetler inşa etmişlerdir.

Diğer örnek ise Hazreti Ali (radıyallâhu anh) döneminden: Hazreti Ali (radıyallâhu anh) Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybeder. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde görür ve zırhın kendisine ait olduğunu iddia eder. Yahudi zırhın kendi elinde olduğunu ve onun kendisinin olduğunu söyleyince mesele Kadı Şüreyh’in önüne gelir.

Hazreti Ali’yi dinleyen Kadı Şüreyh, “Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sorar. Hazreti Ali (radıyallâhu anh), “Evet, hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan.” der. Bunun üzerine kadı, “Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” diyerek delil yetersizliğinden Hazreti Ali (radıyallâhu anh) aleyhinde hüküm verir. Bunun üzerine Hazreti Ali (radıyallâhu anh) şöyle der: “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz? Ben Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) bu itirazına Kadı Şüreyh şu cevabı verir: “Ey müminlerin emiri, o âhiret makamıdır ve ben Allah’ın kitabına ve sünnete göre karar veriyorum.”[4]

Bir hukuk adamı olan kadı, yargılama usul hukuku açısından meseleye bakmış ve kanunlara uygun karar vermiştir. Hazreti Ali (radıyallâhu anh) ise yöneticilik sıfatını kullanmadan eşit şartlarda bir Yahudi ile muhakeme olmuş ve toplumu bir arada tutan hukuk zırhının delinmemesi gerektiğini yaşayarak göstermiştir.

Dördüncü örnek ise günümüzden, Almanya’nın 10. Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un “çıkar sağlamak” suçlamasıyla 1 Kasım 2013’te yargılandığı davadan…

Davanın konusu, kendisi de avukat olan Christian Wulff’un, Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanlığı sırasında eşiyle birlikte Münih’teki bir festivale yaptığı ziyarette, konaklama ücretlerinin yüksek olduğu bir oteldeki geceleme masrafının, film prodüktörü David Groenewold tarafından üstlenmesidir. Söz konusu meblağ 719,40 avrodur. Wulff, Münih’te ağırlandıktan sonra Siemens ortaklarından birine mektup göndererek Groenewold’un maddî bakımdan desteklenmesi için ricada bulunmuştur.[5] Bu iddialar üzerine 17 Şubat 2012’de Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmiştir.

Hannover savcılığı hazırladığı iddianamede Wulff’u rüşvet almakla suçlamış, ancak mahkeme, çıkar sağlamaktan yargılamıştır.

Eski Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, para cezası ödemeyi kabul edip “görevini suiistimal” ettiği suçlamasından kendini kurtarabilirdi, ama yapmadı. Wulff, savcılığın uzlaşma önerisini reddederek mahkemede kendini savunma hakkında ısrar etti. Hannover Eyalet Mahkemesi Wulff’u yargıladı ve beraat kararı verdi.

Almanya’da yakasını siyasetin kirli ellerinden kurtaran yargı sisteminde bir savcı, 719,40 avroluk bir haksız edinim iddiasıyla cumhurbaşkanına dava açabiliyor ve eyalet mahkemesi yargılayıp hüküm verebiliyor. Sanık sıfatını taşıyan kişi, eyalet başbakanlığı yapmış olan bir cumhurbaşkanı.

Bugün bir devlet başkanını yargılayan Alman mahkemeleri, daha dün denecek bir zamanda rejim silahına, hukuk insanları ise Hitler’in celladına dönüşmüştür. O dönemde Hukuk Akademisi Başkanı olan Dr. Hans Frank şu sözleri konunun ispatıdır:

Nasyonal Sosyalizm karşısında hukuk bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: Benim yerimde Führer (Hitler) olsa nasıl karar verirdi?’ Her kararda şunu söyleyiniz: Bu karar Alman halkının Nasyonal Sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?’ İşte o zaman, Nasyonal Sosyalist Halk Devletinin birliğine karışmış ve Adolf Hitler iradesinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak Üçüncü Alman İmparatorluğunun otoritesini kendi karar alanınızda, her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir.”[6]

Hukuk öldüğünde devletler çökerken onu yaşayan ve yaşatan toplumlar aydınlık geleceğe emin adımlarla yürüdüler.

Bugün Türkiye’de binlerce masum insan, zindanlarda hürriyetlerine kavuşmayı bekliyor. Gerek ilk derece mahkemeleri gerekse yüksek mahkemeler, verdikleri kararlarla hukuku katledip demokratik bütün tecrübeleri yok ediyorlar. Siyaset radyasyonuyla genetiği değişen yargı sistemi bir canavara dönüşerek önüne gelenin kanına giriyor.

Siyaset kinle beslenip zulüm kusuyor ve bunu “bağımlı mahkemeler” vasıtasıyla yapıyor. İşte siyasetin üflediği ve bir ağır ceza mahkemesinin verdiği kararın gerekçesinde geçen bir ifade: “Görünürde bir suç unsuru olmasa da…” Esasen böyle bir karar, sanığın suçsuzluğuna en büyük karinedir. Zira bir fiilin suç olabilmesi için kanunla belirlenmiş unsurları ihtiva etmesi gerekir. Bahse konu olan yargılamada mahkeme, yargılama yapmak yerine siyasî cenahın muhalifi olduğu için mağdura, yazdığı sekiz köşe yazısından dolayı 10 yıl 6 ay ceza vermiştir. Bu mağdur gazeteci Mustafa Ünal, yazdığı bir mektupta; “Yargılamanın hiçbir aşamasında adaleti görmedim. Hatta adaletin kokusunu bile almadım.”[7] diyerek adaletin muktedirlerin elinde bir zulüm sopasına dönüştüğünün altını çizmiştir.

Ülkemizde, bir tiyatro oyununu hatırlatan darbe girişiminden sonra yüz binlerce insan hakkında tahkikat yapılmıştır. On binlerce insan mahkûm edilmiştir veya ülkesine terk etmek zorunda kalmıştır. Bu davaların tamamı siyasidir. Ülkeyi yöneten klik, 17–25 Aralık’ta suçüstü yakalanınca yargılanıp kendini aklama yerine adalet mekanizmasını yerle bir etmeyi tercih etmiştir. Darbe girişimi bahanesiyle 4238 hâkim ve savcı usulsüzce ihraç edilmiştir. Bu sayı, yargı mensuplarının yaklaşık %40’ına tekabül etmektedir. İhraç ettiklerinin yerine ise siyasetçilerin esiri gibi hareket eden yargı mensupları tayin edilmiştir.

Bugün Türkiye’de suçu sabit olmuş iktidar mensupları ve aveneleri hakkında iddianame hazırlayacak ve onları yargılayacak bir hukuk insanı yoktur. Bu da hukukun öldüğünün bir delilidir. Hukuk öldükten sonra huzur ve güven ortamı yitirilmiş ve ülke bir felaketin eşiğine getirilmiştir

Yeryüzünde diktatörlerin kurduğu rejimlerin tesiriyle bitkisel hayata giren yargı sistemlerinin tekrar şuurlarına kavuşması, vazifelerini hakkıyla ifa etmeleri ve siyasetin giydirdiği deli gömleğinden kurtulmaları dilek ve temennilerimizle…

Dipnotlar

[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 402.

[2] Ebu Davud, Hudud, 4.

[3] Aydın Taş, “Kadı Şureyh”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1996, sayı 1, s. 349–376.

[4] “Adâletin Sembol İsmi: Kâdî Şüreyh”, siyerdergisi.com/?h485/adaletin-sembol-ismi:-kad%C3%AE-sureyh

[5] “Wulff-Prozess steuert auf sein Ende zu”, www.haz.de/Nachrichten/Politik/Deutschland-Welt/Wulff-Prozess-in-Hannover-steuert-auf-sein-Ende-zu

[6] William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, çev. Rasih Güran, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1970, s. 426.

[7] “Gazeteci Mustafa Ünal’ın mektubunu paylaşan Elif Çakır: Görünürde suçu yok ama yine de suçlu!”, kronos34.news/tr/gazeteci-mustafa-unalin-mektubunu-paylasan-elif-cakir-gorunurde-sucu-yok-ama-yine-de-suclu/

Bu yazıyı paylaş

Adres: 335 Clifton Ave, Clifton, New Jersey, USA 07011

E-posta: caglayan@caglayandergisi.com

Tel. ve WhatsApp:
+1 (888) 234-2823
+49 (176) 16818292