Huy, tabiat, seciye de diyebileceğimiz huluk; yaratılışın en önemli gayesi, cebr-i halkînin gerçek buudu ve insan iradesinin “halk” hakikati üzerinde ilâhî ahlâk hedefli tasarrufudur. Bu tasarrufu iyi kullanıp, “halk”a huluk urbası giydirebilen kimseye iyi işler bütünüyle kolaylaşır.

Evet, halk da huluk da aynı kökten gelir ve temel yapıları itibarıyla birbirinden farkı yoktur. Ancak halk, gözle görülen, dış duyularla idrak edilen suret, hey’et, şekil ve heykel ile alâkalı madde ağırlıklı mânâ olmasına mukabil; huluk, gönül ile idrak olunup hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz, bir muhteva ve bir mânâdır.

Dış yüzü itibarıyla bilinmez bir meçhul olan insan, gerçek kimliğini ancak huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar. İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karakterleri bir gün onları mutlaka ele verir. Cahiliye şairinin şu arifâne sözü ne manidardır:

وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ        وَإِنْ خَالَهَا تَخْفٰى عَلَى النَّاسِ تُعْلَمِ

“Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o huyunun gizli kalacağını zannededursun, o er-geç ortaya çıkar ve bilinir.”[1]

Bir başka ifadeyle, şekil ve şemailin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur. Gerçi “huluk” dediğimizde güzel ahlâkı hatırlamakla beraber, bazı huyların zamanla meleke hâline gelmesi esasına binaen, hem hayrın hem de şerrin tabiatımızın birer derinliğine dönüşmesi ve “ahlâk-ı hasene”, “ahlâk-ı seyyie” diye diğer bir taksimden de söz edilebileceği bahis mevzuu olsa da, bizim burada “huluk” sözcüğüyle ifade etmek istediğimiz sadece güzel ahlâktır.

Tasavvufun en sağlam kriteri, huluk (iyi huy)’dur. Hulukta birkaç kadem önde bulunan, tasavvufta da ileride sayılır. Fevkalâde hâller, baş döndüren makamlar ve beşer üstü tasarruflar, iyi huy zemininin gülü, çiçeği, meyvesi olması itibarıyla makbul sayılsa da, ahlâk-ı haseneye iktiran etmedikleri zaman hiçbir kıymet ifade etmezler ve üzerinde durmaya da değmez.!

Zaten Hz. Sahib-i Şeriat da; “Hangi mü’min imanı itibarıyla daha faziletlidir?” sorusuna: أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا  “Huyu en güzel olandır.” Demiyor mu? [2]

Niye olmasın ki, bir kere Allah, en mümtaz kulunu tesliye, te’min ve sena makamında, O’nun üzerindeki onca nimet ve lütuflarına rağmen وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ  “Her hâlde Sen, ahlâkın –Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla– ihatası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” [3] diyerek O’nu, bu yüce ahlâkı ve ruhî mezâyâsıyla, yani hilkatinin gayesi, hedefi ve gerçek mânâsı sayılan hulukuyla nazara vermektedir; ilk insanla başlayıp Işık Çağı’na kadar tekemmül edegelen ve O’nunla noktalanan Kur’ân buudlu hulukuyla..

Esasen huluk dediğimiz gerçeğin, dinin derinlemesine yaşanması ve Kur’ân’ın arızasız temsil edilmesi mânâsına geldiğini, Sa’d b. Hişam’ın, Hz. Âişe Vâlidemiz’e, Efendimiz’in ahlâkına dair sorduğu suale cevaben Hz. Âişe’nin: “Kur’ân okumuyor musunuz?”“Okuyoruz” deyince de: “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” [4] şeklindeki sözleri de teyit etmektedir.

Ayrıca bu mevzuda şeref-nüzûl olan âyet de [5], âyeti teşkil eden kelimelerle bu ahlâkın ilâhî, Kur’ân orijinli ve idrak üstü olduğunu hâsseten hatırlatmakta ve onun tecellî ve zuhurunu, Muhatab-ı Mükerrem’e mahsus görmenin ötesinde, “huluk” kelimesindeki tefhîm tenviniyle, O’nun Kur’ân derinlikli ve lâhut enginlikli hulukunun hiçbir ahlâk sistemiyle kabil-i kıyas olmadığına ve bu yüce ahlâkın nâkabil-i idrak bulunduğuna bilhassa işaret etmektedir ki, bu da O’nun gelmiş-gelecek bütün insanlar arasında eşi-menendi olmayan bir güzeller güzeli huy peygamberi olduğunu gösterir.

Evet O, maddesi-mânâsı, zarfı-mazrufu, halkı-huluku itibarıyla bütün sâlihâta açık, hayrın her çeşidini elde etmeye namzet ve büyüklüğün her türlüsüne mazhar olabilecek fıtrat, seciye ve melekelerle serfirâz kılınmış; sonra da bu ilk mevhibelerini en iyi şekilde değerlendirerek “a’lâ-i illiyyîn-i kemalât”a yürümüş; sadece yürümekle de kalmamış; bilasale kendisinde tecelli eden bütün lütufları, bütün akdes ve mukaddes feyizleri: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ  “Şânım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır…”[6] gerçeğiyle uyanmış o saflardan saf muasırı temiz ruhlara ulaştırmış, ellerinden tutup onları da tebaiyetlerine terettüp eden şahikalar üstü şahikalara çıkarmıştır. Dilinde:

  1. “İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.” [7]
  2. “İnsan, ibadet ü taatle kat edemediği mesafeleri ahlâk-ı hasene ile alır.” [8]
  3. “Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlâktır.” [9]gibi pırlanta sözler.. ve elinde insan-ı kâmil olmanın sırlı formülü, arkasına düşenleri hep meleklerin dolaştığı vadilerde dolaştırmıştır.

Hüsn-ü hulukun alâmetini, kavlî-fiilî kimseye eziyette bulunmama.. kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma.. ve fenalıklara iyilikle mukabelede bulunma… cümleleriyle hulâsa etmişlerdir ki, وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ  [10] hakikatiyle serfirâz olan zât, buna en canlı ve çarpıcı misaldir. O, ne karşısına dikilip ‘Âdil ol!’ diyene [11] ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene [12] ne başına toz-toprak saçıp yüzüne hakaret savurana [13]ne de muallâ zevcesine iftira edene [14] gönül koymuştur. Gönül koymak şöyle dursun, hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş, [15] öldüklerinde de cenazelerini teşyide bulunmuştur [16]; bulunmuştur; zira ahlâk-ı hasene O’nun tabiatının rengi, varlığının da bir buuduydu.

Nice güzel huylu, yumuşak ve hümanist görünenler vardır ki, onların hayatlarında ahlâk-ı hasene ve mülâyemet plastize bir yalan ve hemen kırılacak bir kristal gibidir. Küçük bir öfke, az bir şiddet, hafif bir damara dokundurma, onların gerçek yüzlerini ve hakikî düşüncelerini ortaya çıkarmaya yeter.

Güzel ahlâkla donanmış bir sine, ihtimal Cehennem’e konsa bile tavrını değiştirmez.. orada da hilm ü silm çizgisinde yaşar; zebânilerle hasbıhâl eder, başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar.

Güzel ahlâka açık bir gönül, geniş bir mekâna benzer ki, dünya kadar gaile dolsa da o yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir. Huyu kötü, sinesi de dar kimselere gelince, bunlar kargadan bile aptal öyle “Kabil”lerdir ki, koskocaman arzda bile kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar. [17]

Biz,

                                “Ahlâk iledir kemâl-i âdem

                                Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.”

deyip şimdilik bu faslı da kapatalım…

 

اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَاٰلِهِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ

[1]   Züheyr İbn Ebî Sülmâ, Dîvân s.6.

[2]   Buhârî, edeb 38; Tirmizî, radâ 11; İbn Mâce, zühd 31.

[3]   Kalem sûresi, 68/4.

[4]   Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 316; Nesâî, kıyâmü’l-leyl 2.

[5]   Bkz.: Kalem sûresi, 68/4.

[6]   Ahzâb sûresi, 33/21.

[7]   Tirmizî, radâ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 16; İbn Mâce, zühd 31.

[8]   et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/260; el-Mu’cemü’l-evsat 6/236.

[9]   İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/212; Abd b. Humeyd, el-Müsned s.452.

[10]  Kalem sûresi, 68/4.

[11] Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbe 4; Müslim, zekât 148.

[12] Buhârî, libâs 18, farzu’l-humus 19; Müslim, zekât 128.

[13] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 8/14; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/342, 22/438.

[14] Buhârî, şehâdât 15; Müslim, tevbe 56.

[15] Ebû Dâvûd, cenâiz 4; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/201.

[16] Buhârî, cenâiz 78, tefsîru sûre (9) 12, libâs 8; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 2-3.

[17] Burada telmihte bulunulan âyet-i kerime için bkz.: Mâide sûresi, 5/31.