Vaktiyle “Suskunlar Meclisi” adıyla kurulan bir toplulukta, âlimler ve şairler toplanıp az konuşup çok düşünürlermiş. Meclis 30 kişiden oluşur, kaide gereği bu 30 kişiden biri vefat etmedikçe bu meclise yeni bir kişi alınmazmış.

Bir gün bu meclisin üyelerinden biri vefat edince halkada bir kişilik yer açılır. O zamanın meşhur âlim ve şairi olan Molla Câmî (1414–1492) haberi duyar ve meclise kabul edilmek için dergâhın kapısına gider. Kapıyı açan dervişe ismini yazdığı kâğıdı verir. Lakin daha birkaç gün önce vefat eden kişinin yerine birini almışlardır. Bunun üzerine meclisin önderi ağzına kadar dolu olan bir bardak suyu Câmî’ye gönderir. Câmî, bilge kişinin “Bir damla daha olsa bardak taşacak.” demek istediğini anlar. Bunun üzerine o da bir gül yaprağı koparıverir ve su ile dolu olan bardağın içine koyar. Tekrar önlerine gelen bardağın içinde gül yaprağını gören bilginler bu zarif cevap karşısında Câmî’yi aralarına almak isterler ve ismini listeye eklerler. Yani 30 sayısının yanına bir sıfır daha ekleyerek 300 yazarlar. Bu ifadeyle Câmî’nin sayesinde, “meclisin kıymetinin on misli arttığını” beyan ederler. Listenin son hâlini gören Câmî denilmek isteneni anlar ve kendini mahcup hisseder. Sağdaki sıfırdan birini siler ve başa ekler. “030” ile kendisinin bir kıymet ifade etmediğini ve kendini sıfır olarak gördüğünü söyler.

Eskilere baktığımızda neredeyse tek kelime bile etmeden karşılıklı anlaşan feraset sahibi insanlar görürüz. İncelik; Recâîzade’nin Ta’lîm-i Edebiyat’taki tarifine göre, “Zevâhirinden ziyâde mânâları muhtevî olan efkâra âid meziyyettir. Bu makule efkârın nüktelerini anlamak insana zevk verir.” (Dış görünüşten daha çok anlamları içeren fikirlere ait vasıflardır. Bu tür fikirlerin inceliklerini anlamak insana zevk verir.) şeklinde ifade edilir. Bu, gerek nesirde gerekse şiirde aranan bir özelliktir, ama şiirde bu inceliği daha çok görmek isteriz. Lirik, epik ve didaktik kadar pastoral (kır hayatını işleyen) şiirler de hem Türk hem de dünya edebiyatında beğeniyle okunur. Şiirin tabiatla olan ilişkisi neredeyse insanın tabiatla olan ilişkisi kadar eskiye dayanır.

Sanatçı eserini oluştururken dış dünyadan yararlanır. Hayaller ve düşünceler yoluyla sanatçı, dünyayı ve tabiatı yorumlar. Lakin “Haiku” şiir türünde, bu imajlara gerek olmadığı söylenebilir. Haiku, diğer adıyla “kısa şiir sanatı” birçok farklı kültürden şairi etkileyerek dünya şiiri biçimini almış, Japon edebiyatı kökenli bir şiir türüdür. 5-7-5 ölçüsü ile yazılan Haiku, dünyadaki en kısa şiir biçimi olma özelliğine sahiptir. Bu şiir türü; asırlar boyu Japonların şiir anlayışını, mevsimlerin dönüşümünü ve tabiatı anlatagelmiştir. Japon kültüründe ilkbaharda tepelerin gülümsediği söylenir. Bu, ilkbaharda açan çiçekler ve cıvıl cıvıl kuşlar gibi insanı cezbeden canlılara doğrudan bir referans olarak kabul edilir.

Matsuo Basho, Yosa Buson ve Masaoka Shiki; haiku tarihinde önemli rol oynamış şairlerdir. Aynı zamanda bu şiir türünde; okuyucuya şiiri tamamlama fırsatı verilir.

Kumo no mine Bulutun tepesi
Ikutsu kuzurete Birkaçı dağıldı
Tsuki no yama Dağ gibi ay
Basho

Yukarıdaki şiirde şair manzaranın nasıl olduğunu ve kendinde uyanan hissi açık bir şekilde ifade etmemektedir. Haikunun güzel bir tarafı da budur. Okuyucu ortamı hayalinde canlandırıp hususî bir zevk alabilir.

Haiku sadece Japonya ile sınırlı kalmaz, dünyanın dört bir tarafında ilgiyle karşılanır. Türk şiirine haikunun Orhan Veli ile girdiği yolunda bir kanaat vardır. Orhan Veli, Kikaku adlı Japon ozanına ait, Fransızcadan çevirdiği yirmi “haika”yı 1937’de Varlık dergisinde yayımlar. Şair, Japon kültürünün incelikle yansıtıldığı haikunun ilk temsilcisi değilse bile en önemli taşıyıcısıdır. Haikuyla Fransızcadan yaptığı çeviriler vasıtasıyla tanışır. Orhan Veli’nin haikunun 5-7-5 kurallarına sadık kalarak yazdığı en başarılı şiirlerinden biri şu şekildedir:
“Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.”
Şiir, 1941 yılında neşrettiği Garip isimli şiir kitabının giriş sayfasında tek başına verilmiştir. Orhan Veli, girişe bu şiiri koymakla hem okuru şaşırtmak hem de diğer şiirlerinin de aynı doğrultuda olduğu izlenimi vermek istemiş olabilir. Zira bu şiir, Türk şiirinin yabancı olduğu yeni bir forma ve söyleyişe sahiptir. Şiir, yolculuk esnasında oluşmuş bir anlık algı ve düşünceyi yansıtır. Şiirde mevsimi belirten denizdir ve yaz mevsimini çağrıştırır. Orhan Veli’nin de bu haikusunu bir yolculuk sırasında yazmış olması muhtemeldir. Elbette bu, gerçek gözlemlere dayalı bir seyahat olabileceği gibi hayalî bir yolculuk da olabilir.
Tabiat teması sadece Japon edebiyatında ele alınmamıştır. İnsanın var olduğu her yer, dil ve kültüre konuk olmuştur.

Türk edebiyatında dilin sadeliğini gösteren en güzel örneklerden biri de mânilerdir. Mâniler sözlü halk edebiyatının da bir parçasıdır. Dört mısradan meydana gelir ve aşk, tabiat, ayrılık ve gurbet gibi konular işlenir.

Gene geldi türlü baharlar bağlar
Bülbül figan edip kamuyu dağlar
Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
Ulu dağlar yol olduğu zamandır
Karacaoğlan

Kur’ân-ı Kerim’de insanın vazife ve mesuliyetlerini anlatan, tabiat ve varlıklarla olan münasebetini tanzim eden pek çok âyet görmemiz mümkündür. Birçok âlim ve şair, tabiatı incelerken Yaradan’ın işaretlerini bulmaya ve eserlerinde izah etmeye çalışırlar. Hayâlî, dizelerinde şöyle nakleder:

Hâb-ı gafletde iken oldı göz açup bîdâr
Kudret-i Hakka nazar kıldı uyûn-ı ezhâr

Her şükûfe dehen ü berg zebândur gûyâ
Zikr ider Hâlıkını hâl diliyle eşcâr

(Çiçeklerin gözü gaflet uykusunda iken bu uykudan uyanıp Hakk’ın kudretine baktı. Yaradan’ı hâl diliyle zikretmesi için ağaçların her çiçeği ağız ve her yaprağı âdeta dildir).

Şeyh Gâlib, “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” yani; “Ey insan! Kendine saygıyla hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/ göz bebeği olan insansın.” dizeleriyle insanın önemini vurgular. Âlemdeki her şeyin misali insanda mevcuttur. İnsan küçük bir kâinat, kâinat da büyük bir insandır.

Dünyanın her yerinde ve her kültüründe şairler fıtrî olarak tabiattan etkilenip şiirler yazmışlardır. Göz penceresinden tabiatı temaşa eden bir insanın edebî eserleri genellikle iki hissi uyandırır. Bunlardan biri hüzün diğeri ise neşedir. Hüzün iki türlüdür. Biri yalnızlıktan kaynaklanan, tabiatperestlik ve gaflet doğuran bir hüzün, diğeri ise sevdiklerine kavuşma iştiyakına vesile olan bir hüzündür. Neşe de iki türlüdür. Biri hevâ ve hevese bağlı süflî bir neşe, diğeriyse ötelere açık ulvî bir neşedir.

Rabbimizin muhteşem eserlerine şahit olan kalb, hakikatlere uyandığında, O’nu yâd etmek ve O’na minnettarlığını göstermek ister. Buradaki en önemli nokta ise insanın kendine, hayata ve kâinata hangi pencereden baktığıdır.