Scientific American dergisinin Temmuz 2022 tarihli sayısında, “Aile Ağacında Travma” başlığı ve “Ebeveyn Travmaları Çocuklarda Nasıl Biyolojik İzler Bırakır?” alt başlığıyla yayımlanan makalede, anne ve babanın yaşadığı travmaların nasıl bir epigenetik yolla nakledildiği hususu ve kodlanmış genetik potansiyelimizin gelecek nesillerde nasıl değişebileceği tartışılmaktadır.[1]

            11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler’in büyük bir dehşet hâsıl ederek yıkılmasından sonra, Manhattan’daki Icahn Tıp Fakültesindeki klinisyenler, o bölgede bulunan herkese, mârûz kaldıkları zehirli maddeler açısından incelemede bulunmayı teklif etmişlerdi. Değerlendirme için gelenler arasında şokun hâlen tesiri altında olan 187 hamile kadın da bulunmaktaydı. Bu kadınlar aynı zamanda travma sonrası stres bozukluğu riski altında olup kâbuslar, hissî uyuşukluk veya diğer psikiyatrik semptomlar yaşıyorlardı. Acaba fetüsler ne durumdaydı? Her şeyden habersiz büyürlerken annelerinin yaşadıkları onlara ne kadar tesir ediyordu?

Hamileler ciddi bir takibe alındığında, Dünya Ticaret Merkezi saldırısı sonrası travmanın ilk işareti olarak bebeklerin doğduğunda normalden daha küçük oldukları görüldü. Dokuz ay sonra incelenen 38 kadın ve bebeğin psikolojik değerlendirmelerinde, travma sonrası stresle ilgili olarak, çoğu annenin kortizol hormonunun alışılmadık derecede düşük olduğu tespit edildi. Şaşırtıcı bir şekilde, bu kadınların dokuz aylık bebeklerinin tükürüklerinde de kortizol seviyesinin düşük olduğu görüldü. Bu olumsuz tesirin, en ağır olarak hamileliğinin son üç ayında olanlarda görüldüğü rapor edilmiştir. Bu annelerin dokuz aylık bebeklerinin alışılmadık şekilde endişeli olduğu ve yabancılardan korktuğu tespit edildi.

Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanların çocuklarında da düşük kortizol seviyeleri bilinmekteydi, fakat bunun sebebi olarak ciddi travmanın uzun vadeli sonuçlarına mârûz kalmış ebeveynler tarafından büyütülmekle bir ilgisi olduğu düşünülmüştü. Şimdi ise yaşanan travmanın, yavrularda daha doğmadan iz bırakmış olduğu gösterilmekteydi.

            Hitler’in zulmü nesilleri etkilemiştir. Araştırma ekibi, Yahudi Soykırımı’ndan kurtulan ve Cleveland’da yaşayan çocukların arasında çok yüksek seviyede travma sonrası stres bozukluğu tespit etmiştir.

            Soykırım, harp, kıtlık ve salgın hastalıklar gibi geniş kitlelerin çok ciddi zorluklara ve zulümlere mârûz kaldığı durumlarda, farklı ülkelerde yapılan mülakatlar ve tıbbî tetkikler, hep benzer yönde neticeler vermektedir. Bosna Savaşındaki “etnik temizlik” mağdurlarından birisinin oğlu, her gün korkunç bir şey olacağı hissi ile yaşadığını, yirmili yaşlarının başından beri yakın dövüş dersleri aldığını, nakit parasını ve mücevherlerini hemen kaçacak gibi el altında tuttuğunu, panik ataklar ve kâbuslar yaşadığını belirtmiştir.

Auschwitz’deki toplama kampından kurtulanların çocukları üzerinde yapılan psikolojik araştırmalar da bu çocukların, neredeyse her gece gördükleri kâbuslar sebebiyle korku çığlıkları atarak ailelerini uyandırdığı, endişe, keder ve suçluluk hisleri yaşadıkları, faydasız işlerle meşgul oldukları ve travma sonrası stres bozukluğuna sahip oldukları görülmüştür. Vietnam gazilerinin çocukken istismara uğramaları durumunda travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimallerinin daha yüksek olduğu daha önce tespit edilmiştir.[2]

Yapılan benzer araştırmalar, ruhumuza ve bedenimize tesir eden bütün travmaların, genetik mirasımızı oluşturan yumurta ve spermlerde değişikliklere yol açtığını, bazen gebe kalmadan yıllar önce bile rahim ortamına tesir ettiğini göstermektedir. Nazilerin Hollanda’ya gıda tedarikini engelleyerek yaygın bir açlığa sebep olduğu II. Dünya Savaşı’nda, altı ay süren Hollanda kıtlığı sırasında hamile olan kadınların çocukları üzerinde yapılan çalışmalarda, bu kıtlığa rahimde mârûz kalan embriyoların, doğumdan sonra, aşırı stres ve beslenme yetersizliğinin bir neticesi olarak erişkinlerde görülmesi gereken metabolizma eksiklikleri ile kalb ve damar hastalıklarına yatkınlık gibi sıkıntılar yaşadıkları gösterilmiştir.

 Epigenetik ve Kader 

Bu tespitler, yaşanmış kötü olayların insan zihnine kazıdığı tecrübelerin bir sonraki nesle birden fazla yoldan tesir edebileceğini göstermektedir. Daha çok bilinen yol, çocukların doğduktan sonra mârûz kalacağı ebeveyn davranışları olmakla beraber, araştırmalarda hamilelik sırasında, hatta yumurta ve sperm durumunda bile yavrunun kaderine tesir edilebileceği görülmektedir. Kısacası insanın yaşadıkları, hangi döneminde olursa olsun genlerin çalışma biçimine tesir eden değişiklikleri göstermektedir. Epigenetik dediğimiz bu çevreye ait faktörler, yakın tehdit ortadan kalksa bile, menfî tesirin “serpintileri” farklı şiddetlerde gelecek nesillere aktarılmaktadır.

1990’lı yılların başından beri bilim insanları, genlerde yazılı olan programın doğrudan uygulamaya konulmadığını, bazı çevre ve davranış faktörlerinin genetik kütüphanemizdeki bilgilerin bir kısmının okunmasını ve “ifadesini” değiştirebileceğini göstermişlerdir. Genler, protein üretimi için bilgiyi ve şablonları ortaya koyar, ama tıpkı aynı malzemelerin kullanıldığı kek, börek veya kurabiye gibi hamur işlerinin yapılmasında fırın sıcaklıklarının farklı derecelerde ayarlanmasına benzer şekilde, hücrede de bu proteinlerin ne kadar üretildiği veya ifade edildiği çevre şartlarına bağlı olarak değişmektedir. Genlerin ifadesini değiştiren epigenetiğin keşfi, hem travmaya mârûziyetin hem de cinsiyetin şekillenmesindeki nörobiyolojik faktörlerin tesirlerini daha iyi anlamamızı sağlamıştır.

Genlerdeki potansiyel bilginin canlıda görünür hâle gelmesinde, metilasyon adı verilen kimyevî bir mekanizma çalıştırılır. Gıdalarla aldığımız metil grupları, bazı özel enzimlerle DNA zincirindeki veya protein kompleksi içindeki anahtar bölgelere bağlanabilir. Bu metil grupları, bir otoyoldaki barikatlar gibi bu bölgeleri işgal ederek DNA’daki bilginin okunarak ifade edileceği RNA parçasındaki tercümesini (transkripsiyonunu) değiştirebilir. Artan metilasyon, genellikle RNA’nın ifadesini engellerken daha az metilasyon, ifadenin gücünü artırır. Geri alınması için özel enzimler gerektiği için bu değişiklikler çoğunlukla kalıcı olur.

Kişi travmadan kurtulsa bile bu epigenetik değişiklikler onların çocuklarında da bulunabilir mi? Önceleri travmayı yaşayanların davranışlarının ev ortamındaki diğer insanlara yansıdığı düşünülüyordu. Bu doğruydu, ama şimdi travma geçiren bir kadının rahim ortamının da bir rol oynadığı görülmektedir. Anne ve babası travma sonrası stres bozukluğu yaşayanlar, daha düşük kortizol seviyelerine ve daha hassas glukokortikoid reseptörlerine sahipken anneleri değil de sadece babaları stres bozukluğuna sahip olanlarda ise kortizol ve glukokortikoid reseptörler açısından tam tersi bir durum vardır. Bu bulgular, anne ve babalarda travma sonrası stres bozukluğu olan çocuklarda epigenetik değişiklikler görülebileceğine işaret etmektedir.

2016’da başlayan bir dizi çalışmada, hem travmaya mârûz ebeveynlerde hem de çocuklarında aynı genin metilasyon kalıpları bulunmuştur. 2020 yılında, babaları değil de sadece anneleri çocukluk döneminde soykırıma mârûz kalmış kişilerde, aynı proteinle ilgili gende daha düşük metilasyon seviyeleri bulunmuştur. Araştırma ilerleyince annenin henüz çocukken ve hamile olmadan, dolayısıyla soykırıma mârûz kalmadan yıllar önce bile yumurtalarının etkilenmiş olabileceği görülmüştür.

İnsan nesilleri üzerinde bu tip araştırmalar yapmak zor olduğundan bilim insanları epigenetik aktarımı araştırmak için genellikle hayvanlar üzerinde çalışmalar yaparlar. 2014 yılında, Emory Üniversitesi Tıp Fakültesinden Brian Dias ve Kerry Ressler, spermlerle iletilen, nesiller arası bir epigenetik değişiklik tespit ettiler. Kiraz çiçeği koklatılan bir erkek fareye hafif bir elektrik şoku verilerek farede kokuya karşı korku tepkisi uyandırıldı. Farenin beyninde ve sperminde epigenetik değişiklikler meydana geldi ve şaşırtıcı bir şekilde, şoka uğrayan farelerin erkek yavruları da kiraz çiçeği kokusuna mârûz kalmadıkları hâlde benzer bir korku sergilediler. Bu korkunun iki nesil boyunca aktarıldığı görüldü. Fare dedenin kiraz çiçeği kokusunun tehlike anlamına geldiğine dair aldığı ders, oğluna ve torununa nakledilmişti.

Soykırım sonrası tıbbî araştırmaya alınanlarda en önemli bulgu, düşük kortizol seviyesi olduğundan, kortizol ve stres bozukluğu arasındaki münasebeti çözmek için araştırmacılar seferber oldular. 1920’lerde tanımlanan klasik “savaş veya kaç” durumuna mârûz kalındığında, adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarının salınımı tetiklenir. Hormonlar, tehdit altındaki kişinin odaklanmasını ve acil tehlikeye tepki vermesini sağlamak için nabzı hızlandırmak ve duyuları keskinleştirmek gibi bir dizi değişiklik başlatır.

Allan Munck ve Dartmouth’daki Geisel Tıp Fakültesindeki diğer araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmada,[3] stres hormonları arasında kortizolün düzenleyici bir rol oynadığı belirlendi. Yüksek seviyede stres hormonları, uzun süre devam ederse, bağışıklık sistemini zayıflatma ve hipertansiyon benzeri problemlere hassasiyeti artırma gibi, vücuda çeşitli şekillerde zarar verir. (Hapishane veya gaybubetteki kanser ve kalb krizi vakalarında görüldüğü gibi). Ancak akut travma durumunda, yani beklenmedik bir zulme mârûz kalındığında, kortizolün paradoksal olarak koruyucu bir tesire de sahip olduğu, bütün stres hormonlarının salınımını durdurarak organlara ve beyne gelebilecek muhtemel hasarı azalttığı görülmüştür. Anlaşıldığı kadarıyla, böyle bir travma kaynaklı geri besleme döngüsü, kortizolün “termostat” gibi iş gördüğüne delil olabilir.

Acil servise gelen yaralılar arasında daha düşük kortizol seviyelerine sahip olanların, saldırı veya kazadan sonra travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimallerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Acaba bu kişilerin yaşadıkları olaydan önce zaten kortizol seviyeleri düşük olabilir miydi? Düşük kortizollü biri, travmatik bir saldırıya mârûz kaldıysa, belki de stres reaksiyonunu bastırmak için kortizol seviyeleri düşmüş olabilirdi. Adrenalin seviyeleri daha sonra hızla yükselebilir ve yeni travmanın hâtıraları, kâbuslar olarak ortaya çıkabilirdi. Dolayısıyla düşük kortizol, travma sonrası stres geliştirmeye karşı sigorta olabilir miydi? Nitekim soykırıma mârûz kalanların çocukları üzerine yapılan çalışma, bu varsayımı desteklemiştir. Neticede soykırımdan kurtulanlar, travma sonrası stresi atlatmış veya hafif geçiriyor olsalar dahi, çocukları düşük kortizole sahip olma eğilimindeydi. Bu durumda, musibete mârûz kalan bir insana Rabbimizin hususî bir lütfu olarak, kortizol seviyesinin düşük olması, travma sonrası stres bozukluğuna karşı vücudun bir korunma tedbiri olarak görülebilir.

Görüldüğü kadarıyla, vücutta stres tepkisi, karmaşık bir geri bildirim mekanizması vasıtasıyla düzenlenmekte, travma yaşayan kişilerde, stres sistemleri hassaslaşıp kortizol seviyeleri düşmekte; bu da daha fazla adrenalin ile travmaya tepki vermeye sebep olmaktadır. Ancak Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak, kötü yöndeki epigenetik değişiklikler, farklı davranışlarla geriye döndürülürse, geri besleme döngüsünün yeniden ayarlanabildiği gösterilmiştir. Diğer bir deyişle, travma sonrası stres bozukluğunun uzun vadede, sabırla tedavisi mümkündür.

Soykırımdan kurtulanlar ve onların çocuklarında yapılan çalışmalara göre, diğer bir enzim (11-beta-hidroksisteroid dehidrojenaz tip 2) bu kişilerde, soykırımı yaşamamış olanlara göre daha düşük seviyedeydi. Bu enzim normalde karaciğer, böbrekler ve beyinde yoğunlaşır. Bununla birlikte, gıda kıtlığı altında, ilahî Rahmetin bir tecellisi olarak hayatta kalmayı teşvik etmek maksadıyla metabolik yakıtı artırmak için enzimin seviyeleri düşmektedir. Yetişkinlerde, açlık olmadığında enzim seviyesi eski hâline dönerken çocuklarda düşük seviyede kalabilir. Ölçümlere göre, çocukluk döneminde soykırımdan kurtulanların uzun süre yetersiz beslenmeye mârûz kalarak değişen düşük enzim seviyeleri, yaşlılığa kadar devam etmektedir. Ancak soykırımdan kurtulan kadınların çocuklarında bu enzimin seviyeleri, kontrol deneklerinden daha yüksekti. Çelişkili gibi görünen bu ölçümün bir mantığı vardır. Bu enzim, hamilelik sırasında, plasentaya da etki ederek fetüsü, gelişmekte olan beyin için toksik (zehirli) olabilen, anneden gelen kortizole mârûz kalmaktan korur. Özellikle hamileliğin son üç ayında aktif olan enzim, anneden gelen kortizolü tesirsiz bir forma dönüştürerek bebeği hormonun zararlı tesirlerinden koruyan, plasentada bir tür kimyevî kalkan teşkil eder. Soykırımdan kurtulanların çocuklarında bu enzimin yüksek seviyede olması, fetüsü annesindeki düşük enzim seviyesinden korumak için ilâhî bir ikramda bulunulduğuna işaret etmektedir.

Bütün bunlar, çocukların her zaman ebeveynlerinin yaralarının pasif alıcıları olmadığı anlamına gelir. Tıpkı bir ebeveynin biyolojik adaptasyonlar yoluyla travmadan kurtulabilmesi gibi, çocuklar da bazen ebeveynlerinin travmasının biyolojik etkisine uyum sağlayabilir. Travma yaşayan ebeveynlerin çocuklarıyla münasebetleri, elbette onların gelişimine de tesir eder. Şu anda araştırılan bir soru şu şekildedir: Stresle alâkalı genlerdeki, özellikle de travma geçirmiş ebeveynlerin çocuklarına yansıyan epigenetik değişiklikler, acaba onların zorluklarla başa çıkması için mi gereklidir? Yoksa bu, kaçınılmaz bir yıkıcı süreç midir?

Travmanın epigenetik kalıtımla kalıcı hasara yol açtığı şeklinde bir yorum, özellikle mesuliyetten kurtulmak isteyenler için cazip gelmektedir. Hâlbuki epigenetik tesirlerin, çocukların vücudunu ebeveynlerinin karşılaştığı zorluklara benzer durumlara karşı hazırladığı da gündemdedir. Ayrıca, bu stresle ilgili ve nesiller arası değişikliklerin bazılarının tersine çevrilebileceği keşfedilmiştir. Yukarıda bahsi geçen farelerin, kiraz çiçeği kokusundan kaynaklı korkularını yenmek için birkaç müdahale yapıldığında düzeldikleri görülmüştür. Bu tedaviden sonra doğan yavrulardaki epigenetik değişiklik ve kokudan korkma davranışı ortadan kalkmıştır. Derdi veren sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, dermanını veya telafi imkânını da verir. Başlangıç ​​olarak, bu tür veriler, psikiyatride önemli bir sınırı temsil eder ve tedavi için yeni yollar tavsiye edebilir. Nitekim bu tür değişikliklerin, travma geçirmiş ebeveynlerin çocuklarının ileride benzer sıkıntılarla başa çıkmalarına yardımcı olabilecek bir adaptasyon rolü oynadığına dair bazı deliller de vardır.

Batı dünyasında yapılan bu çalışma, soykırım gibi zulümlerin sebep olduğu travma ve stres hakkında olduğu için, yapılan yorumların büyük kısmı bu seviyede kalmış, helal, haram ve diğer bazı günahların anne babalarda yaptığı tahribat üzerinde durulmamıştır. Meşhur bir menkıbede rivayet edildiği gibi, annesinin hamileyken hakkı olmadığı hâlde canı çektiği için başkasına ait bir nara iğne batırıp buradan birkaç damla emdiği için, bu kadarcık bir haramın bile ileride olumsuz bir davranışa sebep olabileceği ifade edilmektedir. İnsanın maneviyatı ile ilgili olan böyle bir durumun, genetik ve biyolojik bir yönü yok gibi gözükmektedir. Ebeveyne ait kötülüklerin çocuklarda herhangi bir iz bırakıp bırakmayacağı konusunda şahit olunan pek çok vakaya rağmen bu tespitin objektif kabul edilmediği ve ilmî bir dayanağı olmadığı için bugüne kadar pek üzerinde durulmamıştır, ancak bu çalışmalara göre, travma denildiğinde sadece dayak, işkence, hapis ve sürgün gibi sıkıntılar anlaşılmamalıdır.

Yenilen haram lokmalar, eşlerin evde yaptıkları kavga ve tartışmalar, gizli veya açıktan işlenen günahlar sonrasında, genlerin okunması veya proteinler olarak ifadesi sırasında, epigenetik bir sarsıntı ile gelişen embriyo acaba bu tür durumlardan nasıl etkilenmektedir? Müslüman bilim insanlarının da artık bunlar üzerinde araştırma yapması gerekmiyor mu?

Dipnotlar

[1] Rachel Yehuda, “Trauma in the Family Tree”, Scientific American, July 2022, 327, 1, 50–55.

[2] J. D. Bremner ve ark. “Childhood physical abuse and combat-related posttraumatic stress disorder in Vietnam veterans”, The American Journal of Psychiatry, 1993, 150 (2), 235–239.

[3] A. Munck ve ark. “Physiological Functions of Glucocorticoids in Stress and Their Relation to Pharmacological Actions. Endocrine Reviews,” Endocr Rev., 1 January 1984, 5/1:25–44.